Blog

8 Şubat 2008

Doğu Karadeniz Dağları Geçişi – 2004

OVİT-AKSU GÖLLERİ-İKİZ GÖLLER-YEDİ GÖLLER-PİDOSOR YAYLASI-MAL GÖLÜ-VARŞAMBA-KAPILI GÖLLER-AT GÖLÜ-ORTA YAYLA –AYAZMA DERESİ-ÇAT-AYDER
1.GÜN
İlk kez gittiğim bir şehre iner gibi iniyorum yolun kıyısında, geldiğim yöne baktığımda yolun sisler içinde kaybolduğunu görüyorum. İçimdeki huzursuzluğu tıka basa dolu çantamın üzerine yerleştireceğim ekmeklere ne olacak sorusuna yanıt bularak atmaya çalışıyorum. Geçmişi yolun kıyısında bırakıp pusulamı ve bir hafta boyunca elimden düşmeyecek haritayı çıkartıyorum. Biraz ilerimizde kalan Kazançukuru yaylası ve Aksu deresi yürüyüşe başlangıç noktamız, yaklaşık üç saatlik bir yürüyüşle Aksu göllerine ulaşmayı planlıyoruz. Aksu deresi kıyısında hayvanların oluşturduğu patikalar yer yer kayboluyor önümüzde geniş bir Çarşak alan var. Ağır adımlarla ilerliyoruz, gürültüyle akan derenin etrafında büyük baş hayvanlar var ama çobanlara henüz rastlamadık. Çarşak kayaların büyüklüğü çevreyi algılamakta güçlük çekmemize neden oluyor, çok sonra fark ediyorum iki çoban çocuğu. Islık çalarak yanımıza çağırıyorum, ürkek ve güvensiz bakan gözlerle yanımıza geliyorlar gölleri soruyorum akarsuyu takip edin çıkarsınız. Kayaların arasında sepetleriyle kadınlar var, ellerinde Oraklarıyla hayvanların ulaşmakta güçlük çektiği yerdeki otları biçiyorlar. Garip bir gülümseme var kadınların yüzünde ayaklarında lastik ayakkabıları, uzun etekleriyle taşların üzerinde dengede kalmaya çalışarak bizi fark ettikleri gibi unutarak işlerine dönüyorlar. Yamaçlar sarıyor etrafımızı, akşam önce rüzgârla geliyor, koyunları otlatan iki çoban kayaları siper edip rüzgârdan korunmaya çalışarak, yukarıyı daha yukarıyı işaret ediyor gülümsemeden, yabancı olmak bir şehirde en güzel ve en kötü şeydir. Kocaman bir kayanın üzerinde
BURADA
AGLABALI
K
YSAKTIR
Yazısına rastlıyoruz göllere yaklaştık, suyun kokusunu alabiliyorum.
Aksu göllerinden ilkine gün ışığını yitirmeden önce varıyoruz, çadırları kurma işini Aynur ve Minadiye’ye bırakıyorum, gölün üstünde yüzlerce alabalık akşam avında sıçrayarak gölü kaplayan milyonlarca sinekten pay kapmaya çalışıyor. Çantamdaki olta işe yaramıyor, aslında oltanın suçu yok ben hiç alabalık yakalamadım. Bir çocuk gibi oynuyorum; evimizin altında deniz vardı yaz tatillerinde balık tutardık, mutlu çocuklardandık her şey yandı yok oldu; anılar, annem belki de ben. Son ışıklar yiterken bir balık yakalıyorum karışlıyorum yirmi santimden fazla, yaşamdan keyif almaya yetecek kadar büyük üç kişiyi doyuracak kadar küçük. Cebimdeki sis düdüğünü uzun uzun çalıyorum yüzümü yamaçlara dönerek, yol arkadaşlarım şaşkın Ayı çağırdığımı söyleyip gülüyorum çadırlara doğru yürürken. Gölün kıyısında gördüğüm izlerin beni nasıl huzursuz ettiğinden haberleri yok, sırtım da soğuk bir ter aynı çadırı kullanıyoruz gecelerken, uykuya dalıyoruz her seste uyanarak.
2. GÜN
Güneş dünyayı ve sorumsuzluğu aydınlatıyor boş kovanlar barut kutuları çöpler, küçük bir ateş yakıp temizliğe başlıyoruz, şimdi daha iyi anlıyorum çöpe dönen insanları. Kahvaltıda alabalık var, suyuna ekmek banıyor parmaklarımızda kalan kırıntıları heba etmemeye çalışıyoruz. Akşamın getirdiği damlalar çadırların üzerinde buharlaşırken toparlanıyoruz, yüküm daha hafif geliyor bana. Geçit vermezmiş gibi gözüken dağların arasında daha yükseklere ulaşıyoruz ve kuytularda saklı göller birer birer yüzünü gösteriyorlar bize. Aksu göllerini arkamızda bırakarak kapıya doğru ilerliyoruz, molalarda topladığımız yabani soğanları poşetlere sarıp akşam yemeği yapmak üzere çantalarımıza yerleştiriyoruz. Kapıya ulaşırken girdiğimiz Çarşak zeminde oldukça zorlanıyoruz dik bir yamaç, zemin çok sert, düşersek birkaç metrelik bir duvardan düşmek gibi bir şey. Eğim atmış derecenin üstünde çantamı iyice sıkılaştırıp emniyetli bir yol oluşturmaya çalışıyorum. Bitişe yakın toprak zemine ulaşıyorum eğim azalıyor yerdeki tüylerden Ur kekliklerin toprağa bulandıklarını anlıyorum ötüşlerini duyuyorum fiii fuuu fuyyyt. Aynı diklikte bir iniş bekliyor bizi, çantalarımızı indirip bir su molası verip haritada gideceğimiz yönü kararlaştırıyoruz. Üç bin iki yüz elli metre yükseklikteki kapıda (geçit)arkamızda kalan göllerden yansıyan maviyle dolduruyoruz içimizi. İkiz göller önümüzdeki kayalık sırtın arkasında Sefkar göllerine giden yolu görüyoruz yolu bir gün uzatmasa gidebilirdik. İniş sandığımızdan daha kolay zeminin yumuşak olması ayakkabılarımızın tutuculuğunu arttırıyor, yer yer kar olması hızımızın artmasına neden oluyor. Kayalık bir sete ulaştığımızda ikiz göller beliriyor metrelerce aşağımızda, yemek için mola veriyor uzunca bir süre sohbet ediyoruz. Vadinin çok aşağılarında gözüken yedi göl mahallesi olmalı, konuşacak çok şey buluyor iyice dinleniyoruz, sol yamaçta gözüken patika bizi gölün kıyısına kadar indiriyor. Ağır bir tempoyla göllerin kıyısına doğru iniyorum, yamaçlardan akan sular gölleri besliyor ve gölde hala kıştan kalan büyük kar blokları var. Yol arkadaşlarım arkada kalıp kuzukulağı ve yenilebilir çeşitli otları topluyor, değişik bir şeyler yemenin mutluluğu yüzümüze yansıyor. Dört saatlik bir yürüyüşten sonra kamp kuracağımız yere ulaşıp çadırlarımızı kuruyoruz, yemek için soğan çorbası ve bulgur pilavı hazırlıyor dinlenmeye çalışıyoruz. Vadinin girişindeki diğer göle doğru yürüyüp daha aşağıları görmeye çalışıyorum aşağıya inen patika üzerinde hayvan ağılları ve çevredeki yamaçlarda birçok hayvan var. Uzunca bir süre rüzgârın bile dokunmaya kıyamadığı gölde alabalıkların yüzüşünü izliyorum, kamp yeri 2750 metre yükseklikte, yedi göllere giden geçidin yerini belirliyoruz üç bin dört yüz otuz dört metre yükseklikteki bir zirvenin altından geçiyor. Küçük bir tırmanış yaparak ilk göle giden patikayı buluyoruz rüya gibi, günün son ışıklarındaki maviyi içine hapseden göl, salınıyor ve yükseklerden hızla iniyor vadinin dibindeki yaşam nehrine, Çaşurluk deresine. Akşam kızıla boyuyor tepeleri ve seni hatırlatıyor bana, kan çanağına dönen gözlerini; kimseyi bırakmayacağım ardımda ağlasın diye.
3.GÜN
Erkenden uyanacağımı düşünürken oldukça geç uyanıyorum, akşamdan göle bıraktığım oltanın ucu boş. Gölün üzerinde hiç rüzgâr yok ve balıklar alaycı bir tavırla sıçrayıp gölün üzerinde gittikçe genişleyen dalgalar oluşturuyor. Oltayı toplayıp tekrar savuruyorum küçük bir daire oluşturup suyun yüzeyinde kalıyor, çevredeki dinginlik yukarılardan gürültüyle inen dereler tarafından bozuluyor. Çadıra dönüp biraz daha uyuklamak geliyor içimden, tuluma girmeye üşenip üzerime örtüyorum. Sıkıştım ama uzandığım yerden kalkmak istemiyorum, yapacak bir şey yok çaresiz kalkıyorum, tuvalete giderken oltamı sardığım mavi makaranın göle doğru yaklaştığını ve otlarda sallandığını fark ediyor misinayı yakalıyorum, balığı ben değil zaman yakalıyor. Heyecanla ikincisini yakalamak için kamp yerinin biraz uzağındaki kayalığa gidiyorum hop bir tane daha derken havada bir takla atan balık göle geri dönüyor. Uzun uğraşlar sonucu ikinci balığı yakalayıp kahvaltıyı hazırlamakta olan arkadaşlarıma doğru yöneliyorum. Alkışlar benim için mi balık için mi sorusu ikinci balığı gören arkadaşlarımın düşüncesini belirliyor balık için. Kahvaltı sonrası balıkları temizleyip buz gibi akan derenin içine koyuyor kampı toplamadan, dün akşam çıktığımız tepeyi yavaş adımlarla tırmanıp ilk göle uğramadan haritadaki ikinci göle yöneliyoruz. Tepelerden gelen dereler gölleri bulmamızı kolaylaştırıyor, göllerin tamamı yedi göller diye anılıyor. Yükseklerde açan çiçeklerin büyülü renkleri molaların keyfini daha da arttırıyor; adını bilmediğim kobalt mavisi çiçeği uzuncu bir süre sevgiyle konuşuyoruz. Diğer göllere ulaşmak için kamp seviyemiz olan 2750 mt. Alçalıyoruz, yedi rakamının aksine yirmiye yakın göl sayıyoruz. Diğer göllerin aksine bu göllerde yaşam sadece sivrisinek larvaları ve alt kısmı kırmızıya çalan kurbağalardan oluşuyor, burası daha sıcak. Gölleri bir biri sıra dolaşıyor hızlı hareket ediyoruz bu arada tepelerin üzerinde gölleri gezmek için gelen insanların silüetleri beliriyor, ıslıklar gürültü vadiye inmeden geldikleri gibi gidiyorlar. Pek çok göl birbiri ile bağlantılı yavaş akan dereler en son göle ulaşınca çılgın bir koşuya başlıyor vadinin derinliklerine doğru, zaman duruyor. Öğle yemeğini bisküvi ve çubuk krakerle yapıyoruz vadiye hâkim bir kayalığın üzerinde, sessizce payımıza düşen yalnızlıkla baş etmeye çalışarak. Geri dönüş için seçtiğimiz yol ikiz göllerin alt ucu, vadiye inen patikayı izliyor köpüğe dönen Çaşurluk deresinin tadını çıkartıyoruz. Patika vadiyi izleyerek uzaklaşırken, eğimi azaltmadan yan geçişle ikiz göller yönüne dönüyoruz. Güneş alan yamaçlardaki çiçekler kurumaya yüz tutmuş her şey sarımtırak bir rüzgâr gibi. Biraz ilerimizdeki kayalığa tüneyen Kerkenes i izliyoruz bir müddet bakır renkli tüyleri güneşte yanıyor adeta, uçup biraz daha uzaklaşıyor bizden, yitirdiğimiz güzel şeyler gibi. Kamp yerine dönen patikayı bulup çevrenin tadını çıkartarak yürüyoruz, ekip arkadaşlarımdan biri ayağındaki ağrıdan şikâyetçi biraz dinlenmek için oturuyoruz. Yüksek kayalıklarda öten ur kekliğin yaşam alanında olduğumuz için ötüşü daha da hırçınlaşıyor, yüksek kayalıkların üzerinde küçük bir siyah nokta, uzaklaştıkça ötüşü kesiliyor. Dinlenmeyi kısa kesip arkadaşlarımdan ayrılarak ikinci gölün savağına gidiyorum, dağdan kopan büyük bir blokla akışı kesilen göl tutsak edilmiş gibi. Rüzgâr almayan bir yere oturup yaşamı izliyorum suyun içerisinde, kırılgan, ürkek, uzak geldiğim bu yere benden önce gelenlerin hepsinin eli tüfekli olmalı yolu kaybetseniz boş kovanları izleyerek bulusunuz. Neden arkamızda bıraktığımız izler hep incinmiş incitilmiş şeyler, neden hiç iz bırakmamayı tercih etmiyoruz kaybolup gitmeyi, dönüp hiç gitmemiş gibi bulmayı. Kamp yerine erken dönmenin keyfini yemek hazırlayarak keyif yaparak çıkartıyoruz. Soğuk suyun dondurduğu balıkları yabani soğanlar biraz zeytinyağı ve suyla pişiriyoruz, tereyağın olmayışına üzülüyorum. Suda yavaşça haşlanan balık suyunu çekince kendi yağını salıyor ve soğanlarla birlikte kızarıyor, sos kıvamına gelen balığın suyunu yemek için yarışmak gerektiriyor. Erişte olmasa ne yapardık, hele makarna bulgur, kurutulmuş sebzeler patlıcan, biber, domates, bamya ve hepsiyle pişen bir tabak sıcak yemek. Tatlı kemalpaşa, sıcak şerbetin içinde büyüyerek iştahımızı kabartıyor üzerine dövülmüş ceviz birazda bal ve dut pekmezi. Yemeği hazırlarken havanın rengi değişiyor bulutlar kaplıyor gökyüzünü, uzaklarda yağan yağmurun kokusu geliyor toprağın kokusuna bulanarak. Bulunduğumuz vadiye doğru sis bir alçalıp bir yükseliyor, martılar gibi, sis çadırlarımıza ulaşmıyor yâda bir şey engelliyor onları, gülüyorum biz seçilmişlerdeniz. Sis dönüp duruyor etrafımızda, yağmura dönemiyor, rüzgâra dönüyor sevecen bir dokunuşa dönüyor; gitme zamanına dönüyor.
4.GÜN
Erken uyanıp kampı toplamaya başlıyoruz, sis tepelerin üzerinde bir görünüp kayboluyor. Çadırların üzerindeki ıslaklığı kurutmak oldukça uğraştırıyor, hazırlıklarımızı tamamlayıp yağmur ihtimaline karşı önlem alıyoruz. Aşağılardan gelen hayvan sürüleri bu gün ikiz göllerde otlayacak, patika hayvanlarla dolu, yürümek için zaman zaman çardağa girmek zorunda kalıyoruz. İki çoban çocuk beliriyor yolun aşağılarında, hem yolu sormak hem de biraz sohbet etmek için duraklıyoruz. Biri ispirde okuduğunu yazın çobanlık yaptığını söylüyor, diğeri doğuştan çoban; Recep yedi göl mahallesinden, dudağı yarık, neredeyse dudağı yok konuşmakta güçlük çekiyor. Farklı bir gülümseyiş kaplıyor yüzlerini, yeni birilerini görmekten olsa gerek, nerede kaldıklarını soruyorum akşamları Salk yaylaya indiklerini ve orada gecelediklerini köye inmediklerini söylüyor. Ellerindeki tüfeği ne için taşıdıklarını sorduğumda Canavar (Kurt)var dün akşamda Ayı bağırıyordu ne olur ne olmaz diyor gülerek, sizde dikkat edin. Yolu sorduğumda aşağıdaki düzlüklere biz ada diyoruz oradan, soldaki patika sizi Pidosor yaylasına götürecektir, vedalaşıp ilerliyoruz patikayı bulmamız zor olmuyor. Çifte göl tepesinin yamaçlarından yan geçişle uzunca bir süre yürüyoruz, Yedi göllerden gelen dereler beyaz çizgilerle ayırıyor yamaçları. Yol vadiye doğru dönünce patikadan ayrılıp yan geçişimizi sürdürmeye karar veriyoruz, bu karar hem çok yorulmamıza hem de zaman kaybına neden oluyor. Bir biri ardına saklanmış küçük vadiler ve sırtlar saatlerce çarşak zeminde debelenmemize ve morallerimizin bozulmasına neden oluyor, zaman kazanalım derken saatler kaybediyoruz. Bir çarşaktan diğerine düşüyoruz yol berbat, arada bir önümüze çıkan patikalar uçurumların kıyısında bitiyor, vadide uzayıp giden yolu gördükçe kızgınlığım artıyor. Salk yaylaya tepeden bakıyoruz neredeyse, yukarılardan gelen kaynaktan su takviyesi yapıp dinleniyoruz, telefonumu kontrol ediyorum çalışmıyor. Kimseye haber veremiyor olmak arkadaşlarımı endişelendiriyor, moladan çabuk ayrılıyor devam ediyoruz, telefonumdan gelen sesle irkiliyorum bakıyorum sinyal var ama görüşmek için yeterli değil. Mesaj göndererek bilgi veriyoruz, şanslı olanlarımız anneleriyle görüşüyor, herkes rahat yorgunluğu unutuyor, Pidosor yaylasına doğru inişe geçiyoruz. Çatak deresi Çamurluk deresiyle birleşiyor ve Koş deresi adını alıyor, yayla Çatak dersi üzerinde. Patika doğruca yaylaya gidiyor mola veriyoruz, yorgun ve açız, rüzgâr ve hafif bir yağmur var, büyük bir kayayı siper edip dinleniyor yemek yiyoruz yorgunuz ama iyiyiz derenin kenarına kurulu iki kamp çadırı var. Dereyi geçmek oldukça zor, suyun debisi çok yüksek uygun bir yer bulmak zamanımızı alıyor, yaylada bir tavuk ve bir danadan başka canlı yok, çadırlardan birinin tentesi uçmuş, emniyete alıp eski yaylaya doğru yükselmeye başlıyoruz. Yorgunluğumuz iyice kendini hissettiriyor, eski yayla uzun zaman önce terk edilmiş olmalı, bütün evler yıkık sokaklarda dolaşıyor ilerliyoruz. Kabalakların kıyısında güneşlenen yılan havanın serin olması nedeniyle uyuşuk davranıyor, dokunuyorum otların arasında kayboluyor. Biraz ileride bir tane daha var taşların arasında derisini görebiliyorum girdiği delikten yarısına kadar yuttuğu bir fare ile çıkıyor, fareyi bırakıp gerisin geri delikte kayboluyor. Yaylada konaklama fikri arkadaşlarıma cazip gelmiyor, Deli göl ve Mal gölünden gelen dereyi izleyerek daha yukarılardaki bir düzlükte kayaların rüzgârı kestiği bir yerde kamp kurmak için duruyoruz 2850 metre yüksekteyiz. Kamp yerimiz geniş bir düzlükte, eğim nedeniyle çıktığımız patika belirsizleşiyor vadiyi göremiyoruz, boşluğun üzerine kamp atmış gibiyiz. Güneş karşı tepelerin üzerinden yavaşça süzülüyor, gölgeler uzuyor akşam yaklaşırken, Varşambayı aşabilen sis yavaşça bizi çevreleyen tepeleri sarıyor. Bir süre uyuyorum, yemeği bir lokmada yutup tüm gün az su içmenin etkilerini çok su içerek azaltmaya çalışıyorum hop tekrar çadıra. Uyandığımda saat 21.30’u gösteriyor dinlendim, çadırımdan yansıyan ışık nedeniyle sesleniyorum neden flaşör yakıyorsunuz? Uykulu bir ses biz yapmıyoruz. Çadırın kapısını açıp ışığın geldiği yöne baktığımda, Varşamba yönünden inanılmaz yıldırım efektleri geliyor, korkuyla irkilmemek mümkün değil fırtına bu yöne gelirse mahvolduk. Artık uyumam mümkün değil, dönüp duruyorum felaket senaryoları dolaşıyor kafamda ancak fırtına dağın bu yönüne geçmiyor. Uyku, gürültüyle akan derelerin sesinden gecenin sesini ayırmaya çalışırken geliyor, derin bir sessizlik.
5.GÜN
Dinlendim mi? Sanmıyorum, bütün gece dağın öteki yüzünden yansıyan şimşekler gibi bir uyuyup bir uyandım. Çadırdan çıkmadan dışarıya bir göz atıyorum, hava kapalı, etrafımızı çevreleyen dağlar yüzünden güneşin çadırlarımıza ulaşması epeyce bir zaman alacak. Sis rüzgârın etkisiyle dolanıp duruyor, rüzgâr, pamuk helva satıcısı gibi bense okula gitmek istemeyen bir çocuk. Çadırdan çıkıp soğuğu hissetmek iyi geliyor, arkadaşlarımı uyandırıp kahvaltı ediyoruz, mısır gevreği, süt tozu, bal karışımı berbat, sıcak bir şeyler içip güneşin çadırları kurutmasını bekliyoruz. Sis güneşi engelliyor, zamanımız yok toparlanıp yola koyulmamız gerek, su taşımak zorunda olmayışımız yükümüzü hafifletiyor. Kamp yerini özleyeceğim, Mal gölüne ulaştığımızda etrafımızdaki sis kayboluyor, geçit olacak iki yer var. Varşamba’nın dibinden geçin önerisi kalmış aklımda o yönde yükseliyoruz, kulvarda kar var ve oldukça sert, iz açarak ağır bir tempoyla tırmanıyoruz. Bir saatte ancak çıkabildik, geri döneceği aklına gelmiyor ki insanın, rotanın bundan sonrası berbat gözüküyor, telefon olsa bu bölgedeki arkadaşlara sorsak diye geçiriyorum aklımdan. Telefonumu açıyorum, hayret kıpırdamazsam telefon çekiyor bir adım ileride, bir adım geride yok, Katır rotasına düşmüşüz bir saatte çıktığımız yeri oldukça dikkatli ama daha kısa sürede inip diğer geçide yöneliyoruz. Çıkışın dikliği, yükümün ağırlığını ikiye katlıyor tempolu çıkmaya özen gösteriyorum, arkadaşlarımın birkaç adım geride olması bana iyi geliyor, en azından ettiğim küfürleri duymuyorlar. Geçide ulaştığımda çantamı çıkartıyorum, dağın diğer yüzü sisler içinde aşağıları görmek imkânsız, geçitte rüzgâr oldukça fazla kayaları siper edip arkadaşlarımı bekliyorum, ellerinde yenilebilen otlarda birer demet var iştahla atıştırıyoruz. Yemek için sadece bisküvimiz var bir şeyler yiyerek aşağıları gözlüyoruz, kapılı göller beliriyor sislerin arasından, doğru yerdeyiz. Sis yoğunluğunu kaybedince, oldukça dik olan yamaçtan, kontrollü bir şekilde iniyorum, ancak iniş kulvarının büyük bir kısmı karla kaplı ve kar oldukça sert. Yan geçiş yapıp Çarşağa çıkmayı hedefliyorum, son birkaç metre kala buz tabakasına rastlayıp düştüm, batonumu kazma gibi kullanıp durmaya çalışıyorum hızım artıyor, eğer duramazsam kaba Çarşağa çarpacağım durumum berbat. Batonum işe yarıyor, bükülüyor ama beni durduruyor, ayağa kalkıp arkadaşlarıma bakıyorum hiç kıpırdamadan beni izliyorlar, geçişi bitirmeleri için sesleniyorum. Yüzlerindeki endişe yanıma ulaştıklarında daha iyi okunuyor, iyi misin sorusuna Batonumu gösteriyorum içim acıyor, saçmalama canın sağ olsun, haklılar. Kapılı göllere inmek için aşmamız gereken uzun bir şerit boyunca kaba Çarşak var, patika görmek için etrafı araştırıyoruz ama göremiyoruz. Yanlış kararla Çarşağa giriyoruz, yol çok tehlikeli koca kaya blokları dingildek, saatlerce debelenip kamp yerine ulaşıyoruz. Yorgunluktan bittim, solmuş otlardan iki çadırın bir gün önce kurulu olduğunu anlıyorum, aynı yerleri kullanmadan çadırları Varşambayı görecek biçimde kuruyoruz. Erişte ve tatlıyla yemek faslını oldukça hızlı bir şekilde halledip biraz uyuyarak yorgunluğumu atmak için çadıra dalıyorum. Dışarıdan gelen konuşma sesleri ninni gibi geliyor, bir saatlik uykunun ardından çay içmek için arkadaşlarıma katılıyorum. Güneş etkisini yitirmeye başlayınca derelere akan su yavaşlıyor, Varşambanın güneşin kızıllığı ile görkemi bir kat artmış, sis vadilere hapis olduğu için aşağıları görmek olanaksız, kamp yerini dolaşıp iniş patikasını arıyorum. Şans hep bizden yana oldu rüzgârın sisi dağıttığı anlardan birinde vadi pırıl pırıl aydınlanıyor birkaç göl yan yana, At gölü en büyükleri, küçüklerin adları yok. İndiğimiz geçit hakkında konuşuyoruz, çay içmenin keyfini sürerek güneş iyice etkisini yitirdi, etrafımızdaki tepeler ışığı engelleyince, alan derenin diğer yakasına geçiyoruz güneşi izleyerek.
6.GÜN
Kamp yerimiz Varşambanın dibi olunca güneşin doğması neredeyse saat dokuzu buluyor. Vadileri dolduran sisten eser yok çevre baş döndürecek kadar güzel, bir gün öncesinden hazırladığımız domatesli soğan çorbasını içerken bir yandan da çay hazırlıyoruz. Yakıtımız bitti istesek de kalmamız olanaksız, acil durumlar için iki küçük depo ispirtoyu kullanmıyoruz. Çadırları ve eşyaları ağır çekim oynatılan bir film gibi toplayıp, geçtiğimiz yerleri ve zorluklarını konuşuyoruz, ayrılmak çok zor geliyor bize. Kamp yerinden ayrılıp vadiye ve aşağıda otlayan sürülere doğru alçalıyoruz, önce orta yaylaya ulaşıp oradan Çat a giden bir araç bulmayı planlıyoruz. Sürüleri otlatan iki çoban birer tane koyunu ellerindeki makaslarla kırkıyorlar, yaylaya olan uzaklığımızı sorduğumuzda yakın olduğunu ancak araç bulmamızın zor olduğunu söylüyorlar. Çobanları biri yünleri yatak yapmak için dünürüne göndereceğini, çay-kurdan emekli olduğunu dağları ve yaşamı sevdiğini anlatıyor bir çırpıda vedalaşıyoruz. Günler sonra iki çobanla yaptığımız sohbet içimizi ısıtıyor, birkaç saat sonra ulaştığımız orta yaylanın üstünde yemeğe davet edilsek de kalamıyor devam ediyoruz. Saat üç gibi ulaştığımız orta yayladan araç bulmak imkânsız ya kamp atıp dinlenecek bir gün sonra ineceğiz yâda gidebildiğimiz kadar gideceğiz. Derelerin taşıdığı odunları kışlık yakacak için toplayan köylüler gelip bizi araçlarına alabileceklerini söylüyor, bu teklifi reddetmek olanaksız ama Ayazma deresi boyunca yaptığımız tehlikeli ve bir o kadar da süratli yolculuğu hiç unutmayacağım. Çevrenin güzelliği karşısında hızlı yaptığım bu yolculuktan pişmanlık duyuyorum keşke yürüseydim, bir daha dönmek için bir neden daha buluyorum kendime. Yasemin, uzun boyu geniş omuzları ve daima gülen gözleriyle Cancık pansiyonun bel kemiği, muğlama ve kavurmayla tıka basa karnımızı doyurup, çay içiyoruz. Çamlıhemşin’e inecek bir araç yakalamaya çalışırken etrafı dolaşıyorum, siyah beyaz oğlak evin etrafında otlayıp etraftaki hareketlere tepki vermiyor. Mutfaktan çıkan yasemin koşarak uyanukluk yok diyor, şaşkınlığımı görünce çiçeklerim var onları yiyup duruyi şimdide çaktırmadan ön tarafa geçecek otlama numarası yapıyor, basıyorum kahkahayı. Bakkalın hesaplarını yapıyor, çay servisi yapıp yemek hazırlıyor, şapkasını takıp yağmur öncesi kurumuş otları topluyor ve gülümsüyor Yasemin, vedalaşıyoruz, dağların içinde kıvrılarak uzayan yola düşmeden önce.

Keşif ekibi: Zati Erbaş-Aynur Tekin-Minadiye Kaya
zati erbaş

Gezi Yazıları

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir