8 Şubat 2008

Eylül

Karadeniz çöp sorunuyla boğuşuyor. Çocukluğumda sadece yabancı marka çöpler vururdu sahillere, nereden geldiğini merak eder, aralarında bulduğumuz oyuncaklarla oynardık. İnsan çocuk olunca hiç büyümem sanıyor ama zaman hızla akıyor. Zaman hızla akarken Tuna nehrinden, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerden çöp akmaya devam ediyor. Bizim köyün mahallelisi eskiden poşetlere doldurup denize salladığı çöpler sahilleri doldurunca, haftada bir gün gelen çöp kamyonunu dört gözle bekler olmuş. Köy halkı artık çöp atmıyor ama kirlilik de azalmıyor. Yoldan geçen onlarca aracın camlarından fırlatılmış poşetler ve çöpler yol kenarlarına dağılmış durumda. Çoğu naylondan oluşan bu çöp dağlarına çözüm bulunmazsa daha bir yüz yıl oralarda kalacağı kesin.

Çaytepe köyü kültür ve dayanışma derneğinin düzenlediği çöp sorunu için bilinçlendirme eylemine katılıyorum. Koca Burun’dan başlayıp hem çöp topluyor hem de köylüyü sorunla ilgili çözüm üretmeye davet ediyoruz. Yol boyu geçen araçların klaksonlu desteği, arada bir camlardan fırlatılan sigara izmaritleriyle bozuluyor. Yerel basın ellerinde kameralarla eylemi görüntülerken, ”bir arada yürüyün kalabalık gözüksün” uyarısında bulunmayı da ihmal etmiyor. Bir avuç insan Ağustos sıcağı altında hem çöp topluyor hem de eski günleri anıyor. Yason burnunda sözüm ona restorasyon görmüş kilisenin yanı eylemin ana noktasını oluşturuyor.

Deniz kenarındaki camlı kahvede oturanların alkışlı desteği ile karşılanıyoruz. Mustafa Çavuşoğlu elindeki video kamera ile bizi görüntülüyor, selamlaşıyoruz . “Her şeyi anlıyorum ama seçimlerin sonucuna pek anlam veremiyorum”, diyor. Haklı, onca fındık protestosundan sonra farklı sonuçlar bekliyor insan. Sohbet konusu çöpten politikaya oradan da çocuklar için gelecek kaygısına kadar uzanıyor. Aynı dili konuşan ve ortak kaygılar taşıyan insanlar bir araya geldikçe sohbetler daha bir keyifli, dostluklar daha bir sıcak oluyor. Eylül ailenin tek kız çocuğu, babası İstanbul’da yaşamanın zorluklarını anlatırken bir gerçeği de dile getiriyor. Onlara doğal yaşamı anlatmak çok zor. Biraz önce kilisede dolaşırken bulduğu ölü tırtılı çubukla tutup dışarı atması belki de doğal yaşama dair tek deneyimi. Gezginder’in Çocuklar için doğa okulu projesinden bahsediyorum ilgisini çekiyor. Korkuların temel nedeni bilgisizlikten kaynaklanıyor. Eylül’ün korkularını yenebileceğini, aslında korku kelimesinin bilgiyle yer değiştiğinde yok olacağını anlatıyorum.
“Hadi”, diyorum Eylül’e, “deniz kıyısında dolaşalım”. Patikadan inerken zorlanışı doğaya ne kadar uzak olduğunun bir göstergesi. Ona denizi, kuşları, balıkları, yengeçleri anlatıyorum. Bilgi arttıkça ilgi de artıyor. Taşların altlarına bakıp yeni doğmuş pavurya yavruları arıyoruz. Bir tanesini yakalayıp ona yaşamlarını anlatıyorum ilgiyle dinliyor. “Hadi aç avucunu annene gösterelim” diyorum. Gözleri korkuyla irileşiyor; “ama ben korkuyorum” diyor. Küçük pavuryaların savunma davranışlarından birinin ölü taklidi yapmaları olduğunu anlatıyorum. Avucunu açıyor, avucuna koyduğum pavuryayı değil aslında korkusunu taşıyor. Anne ve babası bunun tarihsel bir an olduğunu söyleyip görüntülüyor. Eylül’e, “hadi onu denize bırak” dediğimde yanında olmam gerektiğini anlatır bir bakış fırlatsa da ona yalnız gitmesi gerektiğini söylüyorum.
Annesinin korku dolu bakışları altında patikadan ona öğrettiğim gibi yürüyerek avucundaki pavuryayı denize bırakıyor. Masada sohbet uzarken Eylül günlüğüne notlar düşüyor. Biraz isteksiz de olsa yazdıklarını bizimle paylaşıyor. Onun bir şair olduğunu öğrendiğimde, bu kez şaşırma sırası bana geliyor.

zati erbaş

Gezi Yazıları

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir