Blog

11 Eylül 2008

Karçal Dağları Geçişi: Papart Ormanları’ndan- Çamdalı Köyü’ne

Bulutların üzerindeki yolculuk, hava boşluklarının oluşturduğu küçük sarsıntılarla tekdüzeliğinden kurtuluyor. Bülent, geniş siperlikli şapkasının altında uyukluyor. Aynur hava boşluğunun büyüklüğüne göre, kolumu sıkıp sıkıp bırakıyor. Hüseyin, uykuyla uyanıklık arasında gidip gelen haliyle ona her baktığımda gülümsüyor. Bense motorun gürültüsüne odaklanıp, olumsuz düşüncelerimden kurtulmaya çalışıyorum. Kanadın üzerindeki perçinlerin arasından sızan su aklıma takıldı, uçağın düşmesine neden olur mu? Yaşayıp göreceğiz.

Erzurum havaalanına yaklaşırken uçak hızla alçalmaya başlıyor, içim bulanıyor. Hüseyin ile endişeyle bakışıyoruz. Tekerlek kapaklarının açılma sesi sıkıntımızı daha da arttırıyor. Havaalanına uzak mesafede yaşadığımız bu durum bizi tedirgin etse de yapılacak hiçbir şey yok. Tekerlekler büyük bir gürültüyle piste oturuyor, motorun sesi artıyor, artıyor, artıyor. Uçağın sesi normale döndüğünde bir türlü anlayamadığım anonslardan biri duyuluyor; Labada lubada kıvır zıvır zııııt Erenköy. Bizimle uçtuğunuz için teşekkür ederiz. Bu sefer de yırttık diye geçiyor aklımdan.

Halk otobüsünden bozma havaalanı servisindeki şoför hava sıcaklığının etkisiyle buram buram terliyor, “nerede ineceksiniz”? “Artvin eski garajlar “ diyorum. Büyük havuzda inip, cadde boyunca yürüyoruz. Hava sıcak, izin günündeki askerlerin doldurduğu yeşil alanların arasından geçip, yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Diş laboratuarında çalıştığını sonradan öğrendiğim delikanlıya yolu soruyorum, tarif ediyor. Şuradan düz devam edin, şuradan sapın, sonra arkamızdan koşup geliyor; ben de o tarafa gidiyorum sizi götüreyim. Eski evlerin arasından geçerken tabaklanmamış deri ticareti yapan iş yerlerinin kokusu dayanılmayacak kadar ağır. Garajlara ulaşmak düşündüğümden daha uzun sürüyor. Çantaları indirip bize eşlik eden delikanlıya 5 lira bahşiş vermek istiyorum, dudağının üzerindeki yara izi büzülüyor. “Ben bunu para için yapmadım. Beraber yemek yemeyi teklif ediyorum, “işim var”. “O zaman al bunu dürüm yersin”. Utanarak zorla da olsa alıyor.

Erzurum denince, cağ kebap akla gelse de ben lezzetsiz buluyorum. Sert, yarı pişmiş, oldukça yağlı olan bu yemeğin yerine Hacı Baba’da döner yemeği tercih ediyorum. Bülent ve Hüseyin’e Aynur da katılınca yemek tercihimizi cağ kebaptan yana kullanıyoruz. Cağ kebap dönerin yatık hali, kebabın pişen kısımları tahta saplı uzun şişlere tutturularak kesiliyor; lavaş ekmeği, soğan salatası ve ayran yemeğin tamamlayıcıları. Tatlı denince akla kadayıf dolması ve çaydan başka bir şey gelmiyor. Lavaş ekmeği alma isteğimizi garson geri çevirmiyor. Onarlı iyi paketlenmiş lavaşlar uzun süre tazeliklerini koruyarak ekmek ihtiyacımız karşılayacak uzunca bir süre. Yemek sonrası garajlara doğru yürürken son ihtiyaçlar için alışveriş yapıyoruz. Bülent, bölgede yetişen kaysının cazibesine dayanamıyor “ver bir kilo”. Boş yakıt şişelerini çıkartıp Bülent ve Aynur’u benzinciye yolluyorum. Gecikince onları aramaya çıkıyorum, “otogarın girişindeki akaryakıt bayiinde benzin bulamayınca diğerine gittik diyor” Aynur; “benzin vermek istemiyorlar belli bir saatten sonra da bitiyormuş”.

“Etrafı daha iyi görürsünüz Orhan ayırttı yerlerinizi” diyor yazıhaneci “ön sıra sizin”. Aracı kullanan şoförlerden genç olanı ile uzun uzun sohbet ediyoruz iş, güç, politika. Buraları da satıyorlar bakalım sonumuz ne olacak ormanlar bitti şimdi sıra sularda. Tortum yolu boyunca vadilerin doyumsuz güzelliği hepimizi büyülüyor. Yedek şoför direksiyona geçince muhabbet, şakalaşmaya ve hıza dönüşüyor. “Dayı eskiden kamyoncuydun galiba” diyorum. “Nereden bildin yeğenim?”. “Baksana araba yolu biliyor bakmıyorsun bile”. Şavşat girişinde mola veriyoruz, susamışız. Yolun iki yanına yerleşmiş manavlarda meyveler göz alıyor. Meyvelerin bir kısmı tortum çayı boyunca kayaların arasındaki düzlüklerde oluşturulmuş seralardan bir kısmı dışarıdan, çam sakızı bile var. Kaynamış mısırcı, buyurun diyor. Mısırlar yamuk yumuk ama bir lezzetli anlatamam.

Şavşat’a karanlıkla birlikte iniyoruz. Ana caddede, yol boyu sıralanmış gece kulübü benzeri işletmeleri görünce şaşırıyoruz. Otogar kapanmak üzere Orhan bizi bekliyor, selamlaşıyoruz. Nerede kalabileceğimizi soruyorum. “Bu gece pansiyonda kalın ya da sizi Karagöl’e götürecek bir araç bulalım, gerçi bu saatte kimse bulunmaz”. Sonra “ Karagöle gitmeye karar verdiyseniz ben bırakayım bir mazot parası atarsınız, zaten amcama paket götüreceğim”. Karagöl’e zifir karanlıkta giriyoruz, tepe lambalarını yakıp çadır kurmaya girişiyoruz. Karanlığın içerisinden asık suratlı birileri çıkageliyor. “Hayırdır ne yapıyorsunuz” diyor yaşlıca olanı, “çadır kuruyoruz”. Elinde bir dosya ve makbuz var, belli ki park bekçisi. Tepemde dolanan bekçiye aldırmadan çadır kurmaya devam ediyorum. Adam her hareketimi izliyor, başımda beklemesinden sıkılınca “kaç para” diyorum. “Çadır başı 10 lira”. Parasını ödüyorum. Adam ve oğlu gecenin karanlığında geldikleri gibi aniden yok oluyor. “Biz bu parayı neden ödedik? Işık yok, su yok, güvenlik yok”. Piknik masalarının birine oturup Şavşat’tan aldığımız kavunu kesiyoruz, tadı berbat. Rakı, beyaz peynir ve tatsız kavunla gecenin tadını çıkartıyoruz. Gecenin sesleri şehri içimden söküp alıyor.

Gün ışığı çadırın mavi tentesinden süzülmeye başlayınca içim ürperiyor. Bir daha çadır alırsam renkli olmasına dikkat edeceğim. Uyku tulumunun, soğuk giren yerlerini iyice kapatıp, uykuya geri dönmeye çalışıyorum. Gün ışığı arttıkça, merakıma yenik düşüyorum. Hava nasıl acaba? Çadırın fermuarını sessizce açıp dışarıya göz atıyorum. Hava kapalı ve hafif bir sis var. Biraz daha uyusam ne hoş olacak ama başarmak imkânsız. Hüseyin ve Bülent gölün etrafında bir tur atmışlar bile. “Günaydın, göl çok güzel kalkmıyor musunuz”? Havaya bakıyorum, bulutlar dağılmaya başlamışlar bile. Kahvaltı, sohbet ederek geçiyor. Park bekçisi binaların arasından bizi gözlüyor. “Araç bulabilir miyiz diye soruyorum, Şavşat’tan Orhan yollayacaktı eğer gelmezse yardımcı oluruz, köyde birkaç minibüs var” Orhan’ı arıyorum “bir arkadaş geliyor anlaşırsanız sizi götürecek”. Minibüs çok geçmeden geliyor. Genç yakışıklı sırım gibi bir delikanlı “gidecek olanlar siz misiniz diye soruyor”. “Müzellef amcaları yaylaya bırakacağım arabaları bozulmuş ondan sonra gideriz; yalnız 200 den aşağı gitmem onu da söyleyeyim”. Biraz pazarlık ediyor 175 e anlaşıyoruz.  “İster bekleyin ister yaylayı gezin nasıl isterseniz”. Çantaları arabaya yükleyip yaylaya doğru yollanıyoruz. Araçta epeyce yolcu var. Yayla gezisine çıkmışlar, araçları bozulunca orada bırakıp dönmüşler. Şimdi, yedek parça temin edip tamire gidiyorlarmış. Bozuk orman yolunda hızla yükseliyoruz. Dağlar yemyeşil, her yer çiçeğe durmuş. Geri dönüş yolunda “Cihat yani şoförümüz” bize çevreyi anlatıyor. Nerelere gidilmeli, ne yemeli, ayı nerede bol bulunur. Düzgün bir Türkçeyle düzgün cümleler kuruyor. Hafif kabadayı bir tavrı var. Parmağında işlemeli gümüş yüzük ve modern bir kol saati var. Gür saçları hafif kızıla çalar renkte,” Ahıska Türklerindenim ben diyor” Memleketim! derken gözleri ışıldıyor. Yol boyu o bizi, biz onu tartıyoruz. “Yemek yiyelim öyle devam ederiz” diyor meşeli köyüne yaklaşırken. “Şuradan akan su göz hastalıklarına iyi geliyor, isterseniz bakın”. Kayaların çatlağında damla damla süzülen suda yüzümüzü yıkıyoruz. Cihat “deri hastalıklarına da iyi geliyor” deyince Aynur “ah Gültene de götürebilsek keşke” diyor. “Ellerindeki egzamadan kurtulur belki canım kardeşim”.

Yolumuz uzun ve ben bir an önce Mısırlıya doğru yol almak istiyorum. Öğlen yemeği için Ümit ustanın yerinde balık yemek için duruyoruz. Hanımının kardeşi öldüğü için tek başına, salatayı biz yapıyoruz, balıkları o kızartıyor. Kızgın tereyağında pişen alabalıkların kokusu ortalığı sarınca ne kadar acıktığımın farkına varıyorum. Ümit usta, balıkların dışını mısır unuyla, iç kısmını karabiberli bir karışımla kaplamış. Karabiberin hoş kokusu, tereyağın tadı, mısır unu üçlemesi balıklara müthiş bir lezzet katmış. Tabaklarımıza piştikçe gelen alabalıkları iştahla tüketiyoruz. Ev yapımı buğday ekmeği istediğimizde, “cenaze yüzünden yapamadık” diyor. Kaşla göz arasında kaybolan Cihat elinde ekmekle dönüyor. “Evde bu vardı biraz da Cismat getirdim size” diyor. Cismat Roka ya da Tere benzeri yenilebilir bir ot. Meydancığa doğru yola çıkıyoruz. Yol vadilerin arasında kıvrılarak devam ediyor. Mısırlı mahallesi sapağını kahvede oturanlara soruyoruz. Yol bozuk, Cihat ben sizi Paparta götüremem Mısırlıda bırakırım diyor. Biz öyle anlaşmadık diyorum. Yüzü asık yola devam ediyor. Karşı yönden gelen askeri araç bizi durduruyor. Araçtan inen jandarma astsubayı iznimizin olup olmadığını soruyor. “Orası sınır bölgesi karakol sizi geçirmez, Meydancık piyade birliğinden izin almanız gerekir”. Geri dönüyoruz. Herkes yüksek sesle düşünüyor ya izin alamazsak. Bölük komutanı Ali Alper yüzbaşı bize büyük bir misafirperverlik ve güler yüz gösteriyor. “Kusura bakmayın siste sınır ihlali oluyor” “Gürcü askerler bizimkileri yakalayınca bırakmıyor o yüzden sıkı tutuyoruz”. “Ben de o tarafa gideceğim size eşlik edeyim” diyor. Dışarı çıktığımızda Ali Alper Yüzbaşı Cihat’a “beni izle” diyor. Askeri araç eşliğinde Paparta doğru yola çıkıyoruz. Cihat, “vay anasını adama bak amma da iyi biriymiş” diyor. Papart yaylasına vardığımızda Ali Alper Yüzbaşıyı köylülerle sohbet ederken buluyoruz. “Geciktiniz” “yanlış yola saptık” diyorum. Ayran ikram ediliyor, hava soğuk ve rüzgârlı, sohbet fazla uzun sürmüyor, vedalaşıyoruz. Bu Ali Alper yüzbaşıyı son görüşüm oluyor. Bu karşılaşmadan yaklaşık bir ay sonra trafik kazası geçirdiğini ve vefat ettiğini öğreniyorum. Bu haber içimi acıtıyor. İyi bir adamdı, iyi bir arkadaştı, iyi bir askerdi mekânı cennet olsun.

Papart yaylasında kalanlar boş evlerden birinde kalmamızı öneriyorlar tereddütsüz kabul ediyorum. Bülent odaların kötü koktuğunu, çadır kurmak istediğini söylüyor, “sen bilirsin biz evde kalacağız”. Kalacağımız evi süpüren hanıma, biraz mahcup yardım ediyoruz. Tulum ve matın altına odada bulduğum yaygıyı seriyorum. Çantaları bulduğum bir telle tavana asıp, olası fare zararını engelliyorum. Rüzgâr kuvvetleniyor, Bülent ve Hüseyin yörede arıcılık yapan Cemal ağabeyle fotoğraf makinelerinin pillerini şarj etmeye diğer arıcıların yanına gittiklerinden ortada yoklar. Geç saatlerde gelen Bülent ve Hüseyin de rüzgârın etkisiyle evde kalıyor. Rüzgâr, gübre kokusu, ahırdan gelen hayvan sesleri; yorgunluğa yenik düşüyorum, her şey silinip gidiyor.

Yayla evinin pencereleri kapalı. Işık olmayınca, zamanı algılamak mümkün olmuyor. Tuvalete gitmek için kalkıyorum. Hava çoktan yükselmiş bile. Kahvaltı hazırlıyor, çay yapıyorum. Komşu yayla evindeki teyze “ihtiyacınız var mı?” diyor. “Bir parça tereyağınız varsa makbule geçer”. “Var da geçen seneden, tuzludur kullanırsanız vereyim”. Kırmızı melamin tabaktaki yağ ile gözleme yapıyorum Aynur’a ve bana, Bülent ve Hüseyin henüz ortada yoklar. Kahvaltıdan artan yağı küçük bir kutuya doldururken Hüseyinler geliyor. Şarj için bıraktıkları pilleri almaya gitmişler. Çantaları toplayıp yol için son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Gecelediğimiz yayla evini temizleyip yola çıkıyoruz.

Hava oldukça sıcak, sert yayla yoluna, sırtımdaki yük, bir de Bülent’in tempomu bozan yürüme tarzı eklenince sinirlerim bozuluyor. Yaptığım işe odaklanmakta güçlük çekiyorum. Durumun farkına varan Aynur “uyar sorun çıkacaksa şimdi çıksın” diyor. Arkamda kalın uyarısına kulak asmayan Bülent; hızlanıyor ara açılıyor sonra bekliyor. Sanırım gücünü ve sabrımı sorguluyor.

Mereta yaylasına iki saatlik bir yürüyüşle varıyoruz. Yayla girişindeki işaret taşında mola verip birer bisküvi yiyoruz. Mesafeleri kestiremeyince gidilecek yere varıncaya kadar durmak istemiyor insan. Yayladan geçerken verdiğimiz selamı almayan yayla sakinleri meraklı gözlerle bizi izliyor. Çeşmede durup su takviyesi yapıp yola devam ediyoruz. Yol dikleştikçe, yürüyüş kendi disiplinini oluşturuyor, tempomuz 9 günü çıkartacak seviyeye düşüyor.

Kuyruklu göle vardığımızda çadırlarımızı kurup geceleme için hazırlıklarımızı tamamlıyoruz. Bol sıcak sıvı ve yemek ilk günün yorgunluğunu kolaylıkla atmamızı sağlıyor. Gece inmeden ilk geçidi aşacağımız patikayı kestirmeye çalışıyorum. Dağın geçilecek en uygun yerini kestirip çadıra giriyorum. Uyku ve uyanıklılık arasında uykuya dalıyorum. Sert zeminde yatmaktan uyuşan kollarımı dinlendirmek için bir, oyana bir bu yana dönüyorum. Gördüğüm rüyaların, haddi hesabı yok. Uyansam bile, rüyama kaldığım yerden devam edip kendim kurgulayabiliyorum.

Çadırdan çıkarken dünden kalan yorgunluğu bacaklarımdaki ağrılardan anlayabiliyorum. Hafif soğuk, içimi ürpertiyor. Biraz dolaşıp bacaklarımı açıyorum. Isınmak için benzin ocağını yakıp su ısıtıyorum. Kahvaltı da herkese birer gözleme hazırlıyorum.

Güneş yükseliyor. Eşyaları çadıra yerleştirmek oldukça uzun sürüyor, her boşluğu değerlendiriyor, olabildiğince dengeli yerleştirmeye çalışıyorum.  Yürüyüşe başlangıç zamanı 9:30 civarı. Kuyruklu gölün sağ tarafından ileride gördüğüm çarşak alana doğru yükseliyoruz. Patikayı bulmam uzun sürmüyor. Rahat adımlarla geçidi kaplayan kar bloğuna doğru çıkıyoruz. Patikalar yükseldikçe daha da belirginleşiyor. Kuyruklu göl artık tam altımızda kalıyor. Bir saatlik çıkış tan sonra sırttaki kar şeridinin en sağına geçip sırta çıkıyoruz. Geldiğimiz yol, Mereta yaylası hafif bir sisle kaplı fotoğraf çekip biraz dinleniyoruz. Geçidin sağında kalan patika Lekoban yaylası ve İnadzvinda geçidine doğru uzanıyor. Patikanın sonundaki kar şeridi temmuz ayı olmasına rağmen görkemini koruyor. Patikaya giriyor ve kar şeridini tehlike yaratmayacak yerinden aşıyoruz. Lekoban yaylasının tam altımızda olması gerek, yoğun sis dağların sadece en yüksek yerlerini örtemiyor.

İnadzvinda sırtı oldukça rüzgârlı, biraz alçalıp korunmaya çalışıyoruz. Patikada ilerledikçe vadilerde açılmış yolları görebiliyoruz. Geçidin en alçak noktasında yapımına ara verilmiş bir yayla evine doğru komarların arasında uzayan patikadan alçalıyoruz.  Rüzgâr oldukça şiddetli olmasına rağmen sis vadileri üzerindeki hâkimiyetini sürdürüyor. Yayla evinin rüzgâr almayan kısmında öğlen yemeği için mola veriyoruz. Benzin ocağını yakıp makarna için su kaynatıyorum.  Güneş öğlen yemeğini keyifli kılıyor. Yaylalar arasında yolculuk eden katırcıya, çay ikram ediyoruz oda bize elma veriyor.

Naçadrev gölüne giden patika üzerindeki kar örtüsü yamaçtan yan geçmeyi tehlikeli kılıyor. Vadiye inip tehlikesiz olan yoldan çıkıyoruz. Dağlarda eriyen kar nedeniyle yolumuzun üzeri deyim yerindeyse gökyüzüne kadar çiçeğe durmuş.

Naçadrev gölüne vardığımızda kamp yeri bulmakta zorlanıyoruz. Taşları temizleyip birer çadırlık alan açıyoruz. Arada bir gelen sis çevreyi büyülü bir görünüme dönüştürüyor. Sisle birlikte düşen ısı içimi üşütüyor. Gök gürültüsü ve yağmur, akşam yemeğini bölüyor, çadırlarımıza çekiliyoruz. Çevreden topladığımız dal parçalarını yakma şansımız yitiyor. Yağmur yüzünden çadırdan çıkmak neredeyse imkânsız, yağmurun hafiflediği zamanları ise tuvalet için dışarı fırlayarak değerlendiriyoruz. Sis, gök gürültüsü ve yağmur bizi geceye taşıyor. Aynur çok yağar mı acaba diye soruyor. Bu sorunun cevabının tam gün çadırdan çıkmamak olduğunu bir gün sonra öğreniyoruz.

Gün ışığıyla birlikte rüzgârın tıpırtısını duyuyorum. Dışarıya göz attığımda sisin her yanı kapladığını görüyorum, yola çıkmak imkânsız. Sorgulayan gözlerle bakan Aynur’a yat diyorum buradayız. Sis bir türlü açılmıyor açıldığı anlardaysa çevreyi iyi görebilmek için sırtların üzerine çıkıyorum. Bülent uzun süre çadırda kalmaktan oldukça hoşnutsuz. Burada mı kalacağız diye soruyor; evet cevabının hoşuna gitmediğini yüzündeki buruşmadan anlıyorum. Sis nedeniyle hiçbirimiz yalnız başımıza kamptan ayrılmıyoruz. Çok sıkılan Bülent’e karşı sırta kadar git ama göz temasını kaybetme diyorum; belki telefon çekiyordur, yürüyüş sopalarını alıp hızla fırlıyor. Sis gölün üzerine çöküyor. Rüzgârın çırpıştırdığı gölü göremiyorum. “Bülent dönmedi” diyor Hüseyin “sırt yakın belki arkasına geçmiştir” “gel bakalım”. Düdük çalıyoruz, yanıt gelmiyor. Sırtın üzerine vardığımızda Bülent’i bulamıyoruz. Sis yüzünden uzaklaşmaması gerektiğini biliyor. Karlarla kaplı yamaçlardaki sis dağılınca Bülent’in çok zor ve tehlikeli bir yan geçiş yapmaya çalıştığını fark ediyoruz. Düşerse yamaçlardan aşağıya çok hızlı bir şekilde kayar ve onu durduracak kayaya çakılır. Ne söylemem gerektiğini bilmiyorum. Sessizce yan geçişi yapmasını izliyorum. Adımlarını düzgün atamıyor. Bacaklarındaki titremeyi aramızdaki mesafeye rağmen algılayabiliyorum. Bülent, hem kendini hem bizi tehlikeye atıyor. Tehlikeli bölgeden çıkınca” Hüseyin ben gidiyorum, kalırsam tatsızlık çıkar diyorum” Çadıra dönüp merak içinde bekleyen Aynur’a durumu anlatıyorum. Olay olup bittikten sonra yorum yapmak işe yaramıyor. Gece olmadan yapılacak işleri tamamlıyoruz. Hava basıncı 752 mbr. Ne iniyor, ne çıkıyor. Bülent’le hiç konuşmuyoruz. Yaptığının farkında mı? Sanmıyorum. Farkında olsa hepimizden en azından bir özür dilerdi.  Uzun bir gecede sis ve yağmur bize eşlik ediyor.

Gün ışımaya başlayınca dışarıyı kontrol ediyor, sisin dağıldığını görünce kahvaltı için hazırlık yapıyorum. Güneş bizi iki günlük çadır tutsaklığından kurtarıyor. Dün yaşananları halının altına süpürüp yol için kampı topluyoruz. Sis olabileceği düşüncesiyle Gps kullanarak devam etmeyi mantıklı buluyorum. İlk geçidi aşıp Çükünet yaylasındaki küçük gölet’e gitmek için izleyeceğimiz patikayı bulmaya çalışıyoruz. Fındık yaylaları tarafına giden patika bizi hedeften uzaklaştırınca dönüyoruz. Patikayı bulmamız düşündüğümden uzun sürüyor. Vadiye inen yolun güzelliği doyumsuz. Vadi tabanına inmeden rastladığımız depo benzeri yapıda patika yok oluyor. İniş yolunu ararken Bülent vadilerdeki kar şeridini kullanalım diyor. Patikayı bulmamızla sorun çözülüyor. Geniş düzlüğe ulaştığımızda mola veriyoruz. Gps’i kullanan Bülent’e yönü soruyorum, işaret ediyor; Gölü bu yönde gösteriyor.

Komarların arasında patika bulmak çok zor, bulduğumuz patikalarsa uzun süre kullanılmamaktan neredeyse yok olmak üzere. Göle olan mesafemiz bir artıp bir azalıyor. Önümüzdeki sırtın arkasında olabileceği düşüncesiyle devam ediyoruz. Komar ormanından kurtulup işlek bir patikaya çıktığımızda sorunumuzun çözülmek yerine iyice içinden çıkılmaz olacağını fark edemiyoruz. Saatlerdir yürüyoruz ve yol gitgide kötüleşiyor. Patika bulmakta güçlük çekiyorum. Patika üzerindeki ayı dışkıları bölgenin asıl sahibinin kim olduğunu gösteriyor. Yol yürünemeyecek kadar dikleştikçe durum kötüleşiyor. En kısa yoldan vadiye inmek ve gecelemek için yer aramam gerektiğine karar veriyorum. Hızla komarların arasından alçalıyoruz. Yüksek çalılar gittiğimiz yeri görmemizi engelliyor. En önde oluşum ekibin üç-beş metre altındaki uçurumu erken fark etmemi sağlıyor.  Durmalarını ve kendilerine uygun pozisyon bulmalarını söylüyorum.

Bir sürü soru geliyor. Cevap vermek için zaman yok. Hüseyin’e çantamın altındaki ipi çıkarmasını söylüyorum, bulamıyor. Çantayı sırtımdan çıkarıp ip açıyorum. Hüseyin’e “tırman ipi yukarıda sabitle” diyorum. Tırmanıp bağlıyor. Yardımcı iplerle emniyet oluşturup Aynur’a tırmanmasını söylüyorum. Bacaklarım yetmiyor diyor. Emniyette oluşu içimi rahatlatıyor. Peşi sıra giden Bülent’te emniyetli bir yere çıkınca ben tırmanıyorum. Yukarıda durumu gözden geçirip açıklama yapıyorum. Başladığımız noktaya, yaylaya dönmeye karar veriyorum.

Saatlerce komarlar arasında çabaladıktan sonra, geldiğimiz patikaya çıkıyoruz. Göğsümde takılı olan fotoğraf makinesinin düştüğünü fark ettiğimde çok üzülüyorum. Güzel fotoğraflar vardı, yazık oldu diyor Aynur, üstelik makine ona aitti. Güneşin etkisiyle suyumuz hızla tükeniyor. Patikayı izleyerek vadiye, dere yatağına inip oradan yükselmeye çalışıyorum. Dere yatağı karla kaplı, su büyük bir gürültüyle akıyor. Patika bulmak için tüm dere kenarlarını tarasam da bulamıyorum. Başlangıç noktasına dönmek için geldiğimiz yolu kullanmaktan başka çaremiz yok. Komarlar arasında yükselirken yorgunluğum susuzluğumun etkisiyle artıyor. Saatlerdir çabalıyoruz. Gün ışığı azaldıkça kamp yeri için çözüm bulmam gerektiğini biliyorum. Önümdeki komar dolu seti aşıp suya ulaşıyorum. “Mola” diyorum “su içelim”. Komarları aşmaya çalışan Aynur’a bekle ben çantanı alacağım diyorum. Çantamı bırakıp geri dönüyorum.

Çantasının ağırlığından kurtulan Aynur, komarlardan sıyrılıp çarşağın üzerine oturuyor. Götürdüğüm suyu, soğukluğu nedeniyle içmekte zorlanıyor. Ben iyiyim ve mutluyum, içimi huzur kapladı diyor. Bu söylem tehlikeli bir başlangıcın habercisi; sıvı kaybıyla tetiklene ısı kaybıyla gelen bu durum ölümcül bir uykuyla sonlanıyor. Cebimdeki yumuşak şekerleri ağzına tıkıştırıyorum. Kendine gelmesi uzun sürmüyor. Biraz dinlenip kamp yeri bulmak için elli metre kadar daha yürüyoruz.  Çantaları bırakır bırakmaz üzerimize çöken sinek bulutuna off sıskamda sinek sayısında bir azalma olmuyor. Çadır kuruyor, bol miktarda sıvı alıyoruz. Bülent ve Hüseyin yıkanmak için dereye iniyor. Yemek yiyecek halim yok, kendimi çadıra atıyorum. Çok yorgun ve bitkinim. Deliksiz bir uykuya yenik düşeceğimi sanırken, uyku ve uyanıklılık arasında gidip gelen rüyalar, kâbuslar görüyorum.

Sabah güneşi çok güzel, vadilere sıkışmış sis öbekleri fotoğraf karelerine sığamayacak kadar güzel. Kahvaltı için makarna hazırlıyorum. Herkes bir gün öncesinin yorgunluğunu yüzünde taşıyor. Bülent” Gps’de göl den önce bir nokta daha varmış, atlamışız, oda arkada görülen patikayı gösteriyor” diyor. “Sağlık olsun güzel bir deneyimdi”. Hüseyin “önümüzdeki yıl bu vadiyi geçmek için gelelim, zor ama keyifli olur” gelmek üzere sözleşiyoruz. Bazı geçitlerin yöresel adını bilmiyoruz. Bu geçidin adı, “komar geçidi olsun” diyoruz söz birliği etmişçesine.

Makarnalı sabah kahvaltısı için oturuyoruz. Bülent fotoğraf çekmekle meşgul, kaşığımı makarnaya daldırdığımda Aynur “ onu da bekleyelim, ayıp olur”. Bülent’in de gelmesiyle çala kaşık makarna yiyoruz. Zor bir günün ardından iyi bir kahvaltı hepimize iyi geliyor. İçecek getirmek için sofradan kalkan Aynur ve Hüseyin’i beklemek için yemeğe ara veriyorum. Bülent olanca hızıyla kafasını kaldırmadan makarna yemeye devam ediyor. “Onlar seni beklediler, senin de onları beklemen gerekmez mi? Farkında değilim” diyor. Kampın toplanmasıyla birlikte sis vadilere doluyor. Turkcell üzerinden görüşme yapmak mümkün değil sadece mesaj gönderiyor bize “ yabancı servislere para kaptırmayın biz hallederiz”. Hizmet verse gam yemeyeceğim Türkiye’nin her yeri kapsama alanındaymış “külliyen yalan”. Yabancı servis sağlayıcılar üzerinden telefon görüşmeleri yapılıyor.

Geçidi aşarken sis vadileri görünmez yapıyor. Dağın aka yüzüne geçtiğimizde sis kayboluyor. Çayırlarla kaplı geniş düzlükler ve dağların yamaçlarındaki orman benzersiz bir görüntü çiziyor hafızama. Çantaları indirip ne yöne gideceğimiz hakkında sohbet ediyoruz çükünet yaylası henüz görünürlerde yok. Dağı yatay geçen patika bizi hayvanları sulamak için oluşturulmuş küçük bir gölete götürüyor. Çişkara geçidine, en belirgin patikanın gittiğini düşün sekte, doğru yön olmadığına karar verip diğer patikayı aramaya girişiyoruz. Yan yollardan biriyle ana patikaya ulaşıp mola veriyoruz. Hüseyin birer kapak atalım mı diyor. Ne yani rakı mı var? Evet. Birer kapak içiyoruz.

Geçitte beliren katırlar kar şeridinden hızla iniyor. İki katır, iki katırcı ve bir çocuk, çocuk katırlardan birinin kuyruğuna tutunup kayarak, düşerek                oynuyor. Yanımıza geldiklerinde selamlaşıyoruz.  Bisküvi ikramımızı zorlukla kabul ediyorlar. Gorgit yaylasını soruyoruz. “Üç saate inersiniz”. Geçitlerin isimlerini sorduğumuzda Gürcüce söylüyor ama yazamıyorlar. “Türkçesini biliyor musunuz”? Katırcılardan biri “siz Gürcüce isimleri yazın biz Türkçe kullanmayız nede olsa Gürcüyüz” diyor. Bölge insanın kendilerini bu kadar farklı görmelerini ve hırslı davranmalarını anlayamıyorum. Çişkara geçidine tırmandıkça Çükünet yaylasının evleri gözüküyor. Ve dağın öbür yüzüne bizi taşıyan sırta ulaşıyoruz.

Derin bir vadide akan nehrin doğum yerindeyiz. Kaynağı oluşturan turkuvaz renkli göllerin üzeri karlarla kaplı. Vadiden yükselen suyun sesi bizi aşağılara çağırıyor. Dağın yamacına çizili patikadan aşağı, kıvrım kıvrım kıvrılarak iniyoruz. Sis vadinin güzelliğini gizlemek istercesine yükseliyor. Artık hiçbir şey görmek, yön algılamak mümkün değil. Patika olmasa kaybolmak kaçınılmaz. Patikanın uzandığı yolda yetişen kuzukulaklarını toplayıp avuç dolusu yiyorum. Bülent geri dönme isteğiyle hızlanıp beni sıkıştırarak daha hızlı yürümeye zorluyor. Bunu bilerek yaptığını sanmıyorum. Bilerek yapmasa da bu zorlama bizi riske atıyor. Yağmur ve sis gittikçe artıyor. Gorgit yaylasına zamanında ulaşamayacağımıza karar verince kamp yeri arayışına giriyorum. Büyük bir kaya bloğunun yanında pekte düz olmayan alandaki bitkileri temizleyip iki çadırlık yer açıyoruz. Bülent elindeki bıçağı tehlikeli bir biçimde sallıyor, kayaya vurması belki de onu durduruyor. Hüseyin bıçağı alıp sakince alanı temizliyor. Yağmur altında çadırları kuruyoruz. Yağmurun ne zaman dineceğini, sisin ne zaman kalkacağını bilmek imkânsız. Yemek yapmadan bisküviyle akşam yemeğini geçiştiriyoruz. Yağmur, inceden aralıksız yağmayı sürdürüyor. Gece de çadırı tıpırdatan bir yağmur ve içime gürül gürül dolan bir nehrin sesi var.

Gün sisle uyanıyor. Yağmur inceden aralıksız yağıyor. Uyku tulumunda hiç kıpırdamıyorum; sanki kıpırdarsam sihri bozulacak bu büyülü ortamın. Dışarıdan gelen hışırtılara kulak veriyorum, Bülent dışarıda dolaşıyor. Gitmek istediğini, sıkıldığını biliyorum. Başımı dışarıya uzattığımda göz göze geliyoruz. Havayı işaret ederek, “ne yapacağız” diye soruyor, “biraz hafiflesin gideceğiz”. Yağmur hafifler hafiflemez çadırları toplamaya girişiyoruz. Çadırın içerisinde eşya unuttuğumuzu fark edince tekrar açıyoruz. Aynur’a sinirleniyorum, oysa herkesin başına gelebilecek bir durum. Ona olan özür borçlarıma bir yenisini ekliyorum. Biriktirmesem iyi olacak yoksa hiçbir zaman ödeyemeyeceğim. Gorgit yaylasına giden patikaya girdiğimizde sis ve yağmur bizimle geliyor. Sisler arasından hayalet gibi uçan Kafkas horozunu ilk kez bu kadar yakından görüyorum, geldiği gibi yok oluyor.

Patika kayboluyor. Sis, rüzgârın etkisiyle açıldığında, yaylaya vardığımız anlıyoruz. Evlerde hiç kimse yok. İnşa halindeki pansiyonun önünde sönmeye yüz tutmuş bir ateş var. Evlerin kapılarında alelacele çıkarılmış terlikler var. Biraz sonra geri dönecek insanların izleri her yerde görülüyor. Sanki biz geldik onlar sise dönüştüler. Yayla evlerinin birinin sundurmasında öğlen yemeği için bulgur pilavı yapıyoruz. Bol sarımsak, pastırma ve sıcak çay menüyü tamamlıyor. Yağmur hiç aralık vermedi, sis gittikçe yoğunlaşıyor. Yemek sonrası yayla yolunu bulmak için etrafı araştırıyoruz. En belirgin patika eğrelti otlarının istilası nedeniyle geçilemez durumda. Yarım saatlik inişi, aynı yolu geri tırmanarak sonlandırıyoruz. Yağmurdan değil terden sırılsıklamız.

Yaylanın her yanını dolaşıyoruz, yok, yok, yok. İki guruba ayrılıp arayışımızı sürdürüyoruz. Bülent’in ıslığı, gelin gelin buldum. Gözümüzün önündeymiş nasıl bulamadık. Patikayı izliyoruz. Bulduğu patika, ilk denediğimiz yola bağlanınca moraller bozuluyor. Bülent “gitmek zorundayız ne yapacağız”. Yapılacak tek şey yaylada konaklamak ve sisin açılmasını beklemek. Yapım aşamandaki pansiyona sığınıp eşyaları kurutmaya girişiyoruz. Hüseyin’e “gel biraz daha bakalım” diyorum “belki yolu buluruz”. Yayla sınırını adım adım dolaşıyoruz.

Yayla yolunun pansiyonun arkasından geçtiğini fark ettiğimizde gülüyoruz. Bir tek buraya bakmamıştık. Yolu iyice saptadıktan sonra pansiyona dönüyoruz. Aynur ve Bülent gözümüzün içerisine bakıyor. “Bulamadık diyorum, sabah bakarız artık”. Ortam geriliyor, bu doğa eğitimin bir parçası, Hüseyin’e bekleyip sonuçlarını gözleyeceğim diyorum. Gece için hazırlık yaparken ateş yakmak için hayvanlara yal verilen bir tencereyi kullanıyoruz.

Ateş yükseldikçe ısı ve ışığın etkisiyle ortam rahatlıyor. Üzerini değişen Bülent, sinirle söyleniyor. Ne oldu diyorum? Salopetimin içi ıslanmış, bir dünya para ödedim bunlara, şu hale bak hepsi ıslak. “Normaldir, ter içeride yoğunlaşabiliyor”, “ya nasıl olur Gore-tex değimi bu”? “Öyle de olsa bu tip durumlarla karşılaşıyoruz” diyorum.

Getirdiğimiz unla hazırladığımız hamur, ateşten yayılan ısının etkisiyle hızla mayalanıyor.  Peynir ve pastırmayı avucumda açtığım hamurun içerine koyup kenarlarını kapatıyorum. Hüseyin kızartma işlerinin başında, Aynur destek veriyor. Kızarmış hamurdan taşan peynir yağın içerisinde sünüyor. Yemek hazır olunca ateşin başına çöküp sıcak çayla birlikte karnımızı doyuruyoruz. Gerginliğe son vermenin zamanı gelince “yolu bulsak diyorum, valla her şeyi yapardım” diyor Bülent. “Sundurma çamur oldu yarın yıkarsın artık”, gülüyoruz. “Yolu bulduk sabah gidiyoruz”. Gece sis yağmur ve tencerede köz, sohbet güzelleşiyor; bir de Aynur’un ayı korkusu olmasa.

Gün ışımaya başlayınca kalkıyor, pansiyonun penceresinden dışarıya bir göz atıyorum. Sis ormanların üzerine kadar çekilmiş. Yaylanın güzelliği inanılmaz her yerden sular akıyor. “İyi ki kalmışız diyor Aynur, yoksa bu güzelliği göremeyecektik”.

Kahvaltı sonrası çantaları toplayıp yola çıkıyoruz. Hava güzel ve güneşli sis kayboluyor. Hızla alçalıyoruz. Dağlar çok gerilerde kaldı, orman yolu bizi içine çekiyor. Patika çok güzel, yer yer bir metre boyunda kütüklerle hazırlanmış orman yolu; Kaçkarlarda eko turizm projesi yapıyoruz diye geçitleri kazma kürek yol haline getirenler için güzel bir örnek. “Keşke görebilseler, örnek alsalar, azıcık çaba sarf etseler; iyi şeyler yapmak için çok çalışmak gerek”.

Çam dalı köyünün ilk evleri büyünün bittiğini söylüyor. Yol bitti, dağlar bitti, şimdi eve dönme zamanı.  Köyde rastladığımız genç kıza “telefon çeker mi” diye soruyoruz. “Şu direğin dibinde durun çeker” diyor. Valla çekiyor ama görüşmek imkânsız, ses geliyor, bizden gitmiyor. Üç kadın ve çocuk geliyor. Kadınların biri, “mikrofon lazım size bizde var durun getireyim”. Kadınların biri hastaca görünüyor. “Nasılsın teyze”. “Ah ah her şey var bende romatizma, baş ağrısı, kemik erimesi birde üstüne üstlük kanserim olsun ne yapalım”. Yaşama bağlılık bu olsa gerek. Hayat devam ediyor.

Bülent günlerdir sürdürdüğü cumartesi eve dönme isteğini gerçekleştiremeyince, evi arayıp durumu soruyor. İfadelerinden sorun olmadığını anlıyoruz. Oğlunun ilk doktor deneyimi onsuz gerçekleşti. Araç bulma düşüncesiyle Efeler köyüne doğru yola çıkıyoruz. Yol üzerinde gördüğümüz kamyonetin şoförünü soruyor.  “Aşağıda yol yapıyorlar”. “Zaten istediğin günde varamadık ne fark eder diyorum”, “yok” diyor gidelim. Yolun çatallaştığı bir yerde “ben gidip şoföre bakacağım” diyor. Yığılıp kalıyoruz. Hüseyin “bu iş burada biter içimden yürümek gelmiyor, keyfim kaçtı” diyor. Hava sıcak, can sıkıntısı diz boyu, aklım çok yorgun; yolculuğa çıkıyoruz hiç istemeden.

dağlara dönünceye kadar

dağlara özlemim hiç bitmeyecek

bir daha

bir daha

bir daha döneceğim

sis olacağım güne dek

zati erbaş

Gezi Yazıları

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir