Blog

8 Şubat 2008

Kaz Dağları – 2004

Kaz Dağları: 1. Gün

Otobüs terminaline ütü yüzü görmemiş gömlek gibi buruşmuş bir dizle indiğimde, canımın acısını güneşi görmüş kedi yavruları gibi gerinerek azaltmaya çalışıyorum. Gelişimizi izleyen garaj personelinin neci olduğumuza ilişkin konuşmaları ortamı gererken rehberimizi arıyorum etrafta. Tek aykırı tip, şapkalı, asker botu giymiş belinde bıçak taşıyan biri, yaklaşıyor, “Hoş geldiniz” diyor, “Fatin Bey”. İsmimin zor hatırlandığını biliyorum, rehber yanıltmıyor beni, düzeltiyorum: Zati; olmadı bir daha. Asıl rehber İbrahim Milli Parklara gittiği için bizi Tan karşılıyor. İngiltere´de eğitim gördüğünü, müzisyen olduğunu bir çırpıda öğrenip, kenarda duran az konuşan Mehmet’e takılıyor gözüm. İbrahim gelince patikaların kaybolduğunu, bize yardımcı olmak üzere geldiğini anlatıyor. Mehmet 38 yıldır burada yaşadığını, 7 yaşından beri çobanlık yaptığını, çocuklarını, geçim derdini anlatıyor, ben sordukça.

Sabırsızca ne zaman gideceğimizi soruyor herkes, hava sıcak; şehrin dışına doğru giden stabilize yolu izleyerek uzaklaşıyoruz. Kanyona girmeden ısınmış kaslarımızı geriyor, ilk engel dereyi aşıp yürüyüşümüze başlıyoruz. Dik bir çıkışla kanyonun kenarındaki patikayı izleyerek ilerliyoruz; İbrahim çevredeki kalıntıları anlatıyor bir yandan, denizi arkamızda bırakıp dağların arasında kayboluyoruz. Saatler süren yolculuğun yorgunluğunu göz kapaklarımda hissetmeme rağmen gözlerime giren ter damlaları beni uyanık tutuyor.

Dik bir yarın kıyısından kanyonu izleyerek devam eden yürüyüşümüz kanyonun kıyısından tek çıkış olan bir geçitte sona eriyor. Yorgunum, öğle yemeği molası imdadıma yetişiyor, esmer ekmek, peynir, kendime geliyorum. Tan, ağaçların arasında dinlemiş bir karacanın yattığı yeri ve özelliklerini anlatıyor; izleri okumayı öğreniyorum. Havanın sıcak oluşu su stokumuzun tükenmesine yol açıyor. Ağlayan çam yıllar öncesinin büyük yangınının izlerini hâlâ taşıyor, üstünde keskin bıçağın izi gibi bir yıldırım iziyle beraber. Uzun zamandır kullanılmayan orman yolunu izleyerek uzaklaşıyoruz ağlayan çamın gölgesinden (büyük yangından kurtulabilmiş şanslı ağaçlardan biri olan çamın yangın olduğu zamanlar göz yaşı döktüğü söyleniyor).

Kamp yerimiz gürültüyle akan bir derenin kenarı; suyun berraklığı başımı döndürüyor. Yemekte bulgur pilavı, yorgunluk, kuş sesleri, oksijen, gitar sesi, bir duble de rakı var. Yattığım yeri çok beğeniyorum, deliksiz bir uykuyu uzun zamandır ilk kez tadıyorum.

Kaz Dağları: 2. Gün

Sesler büyüyor karanlıkla birlikte. Dere, ormanın kalbinin sesi gürültüyle çarpıyor. Akşamla birlikte sis iniyor ormana, dudaklarımda günden arta kalan tuzlu bir tat, yüzümde bir ıslaklık, kirpiklerimde birikiyor ormanın göz yaşları. Zamana göz kırpıyorum sanki hiç uyumadım, sanki hiç geçmedi zaman, sanki hiç kıpırdamadım değişmesin diye yaşananlar. Çadırın kapısından dışarı bakıyorum güneşi görmek için tepelerin üstü kızıla boyalı, vadilerde sis hüküm sürüyor hâlâ.
Kahvaltıyla birlikte çayın tadını yeniden keşfediyorum, yaşamayı keşfettiğim gibi. Çadırları kurutmak için uzun uğraşlar veriyoruz sis sanki gitmemizi engellemeye çalışıyor ama güneş dikiliyor ormanın tepesine, yaşam yenileniyor. Bütün yükleri alan bin dokuz yüz kırk yedi model cipin öksürüğe benzer gürültüsüyle birinci kamp yerinden ayrılıyor, dere yatağı boyunca yürümeye başlıyoruz. Taşlar kaygan; vadinin sonuna kadar ormana yeni bir patika ekleyerek devam ediyoruz.

Çağlayanın uğultusu ormanı uyandırmak ister gibi. Mehmet, “Karşıdaki kayalık sırtı görüyor musun?” diyor; “Karacalar orada yaşar, çok sarptır, ayılar giremez; gelir tepede bir sigara içerdim çobanken, çok güzeldir oradan bakmak.” Vadiden ayrılıp yukarılara, tepelerin doruklarına doğru yükseliyoruz, orman ayaklarımızın altında kayboluyor. Küçük bir yaylada çiçeklerin baş döndürücü güzelliğiyle buluşuyoruz, ayı gülleri, lâleler, bilmediklerim, bilmediklerim.

Uzaktan gelen kaval; Tan Selvi Boylum Al Yazmalım´ın film müziğini çalıyor, çeşmenin başında yenen öğle yemeğini lâleler süslüyor. Dağın diğer yüzüne geçiyoruz öğlen sonrası Mehmet ile birlikte kayalık bir terastan izliyoruz gideceğimiz yolu karanlık dereden karşıdaki yangın gözetleme kulesi; yangın gözetleme kulesi ufukta bir nokta? Kayaların üstünde Minadiye suyla taş kınası karıyor, ellerine noktalar koyuyor. Çocukken çok yapardık, yüzümü uzatıyorum, alnımın ortasına bir nokta koyuyor hayata koyar gibi. Vadinin derinliğini kestirmek olanaksız, inişimiz eğimin dikliği nedeniyle yorucu. Diz kapaklarım acıyor. Eski orman yollarından birine ulaştığımızda dizlerimdeki rahatlama her şeye değer.
Vadideki dere yatağından yapılan su takviyesinden sonra orman kulesine tırmanışa geçiyoruz. Mehmet daha önce buralarda yaşayanlara ait izler gösteriyor. Şimdilerde meşe ağaçlarının arasında kaybolmuş bu izler küçük tarım alanlarına ait, mezarlıklar da olduğunu söylüyor ama görmek için zamanımız yok. Saatler süren çıkışımıza çağşır yiyerek devam ediyoruz, yüksekliğin artması ormanın görüntüsünü daha iyi almamızı sağlıyor. Bölgedeki birkaç çeşmeden biri yolumuzun üzerinde, yaklaştıkça patikalar belirginleşiyor. Mehmet ayıların, karacaların ve diğer hayvanların yazın bu kaynakları kullandıklarını anlatıyor. “Ayıdan korkmuyor musun?” diye sorduğumda çeşme görünüyor; bana cevap vermeden suyun aktığı yeri kontrol ediyor önce; sonra, “Bir şey yapmaz ki ayı ama engerekten korkuyorum, hiç kıpırdamadan pusuya yatıyor su başında; şimdi değil ama yazın dikkatli olmak lazım.”

Çeşmede verilen molada çantalarda kalan yiyeceklerin tamamını tüketiyoruz. Tuzlu çubuklardan dökülen susamları bile ziyan etmiyorum. Ne kadar yolumuz kaldı sorusunu sormayı uzun zaman önce bıraktım, Kaçkar Dağları´nda en son bu soruya aldığım yanıt iki saat, benim varış zamanım dört buçuk saatti.

İkinci çeşmenin önündeki belirgin ayı izleri Ankara´da bu kış Kızılcaören Göleti civarında gördüklerimden daha küçük; kendimi daha rahat hissediyorum. Hâlâ yükseliyoruz, yavaş ama güzel ve yorucu, önümüze çıkan papatya tarlası eski bir orman yolu gülümsüyorum, içimde zamanı tüketmenin hüznünü duyarak. Yorgun ayaklarımız yolu tercih ediyor ama yol tekrar vadiye dönüyor; yoldan ayrılıp ormana dalıyoruz, yol küçük kayalık bir düzlükte bitiyor. Kayaların üzeri silme çiçek dolu; çiçekleri bahane edip dinlenme süresini mümkün olduğu kadar uzatıyoruz. Artık çıkış yok, orman gözetleme kulesine doğru yaptığımız yürüyüş sanki dağların, gizli bir yolun üzerinde ve yolun sonunda sadece çiçekler var. Herkes söz birliği etmişçesine kuleye çıkmak istiyor; ormanın dışında ormanı seyrediyoruz, gökyüzüne daha da yakınım, özlemin geliyor aklıma. Yarım saatlik yürüyüşün sonunda kamp yerine varıyoruz. Çadırımızın önünde küçük bir set var, evin balkonunda yemek yer gibi bir akşam yemeği yiyoruz; kamp yerinde yanan ateş içimi ısıtıyor, İbrahim´in sıcak şarap çağrısına kayıtsız kalmak imkansız. Şarkılar bir başka geliyor sessizliğin ortasında; Tan mutsuzluğu mutluluğa dönüştürüyor çeşitli çalgılarla, içinden geçenler ninni gibi yankılanıyor ormanda, yorgunum. Akşamlar soğuk; çadırlara çekiliyoruz yarını düşleyemeden; uykusuz gece yok buralarda.

Kaz Dağları: 3. Gün

Hiç ses duymadım bütün gece, yanan ateşin alevleri çadırımın dışında dolaşırken kendimi uykunun kollarına bıraktım. Gözlerimi yeni bir sabahın maviliğine açarken, akşamdan yediğim patlıcanlı, biberli bulgur pilavı suya yönelmeme neden oldu, dışarıda telaşsız bir güneş ve ormanın baş döndüren kokusu var. Kahvaltı orman manzaralı küçük balkonumuzda; sucuk, peynirli ekmek paparası, çay, iki günlük yorgunluktan neredeyse hiç iz yok, insan çay içmenin tadına varıyor ormanın kıyısında bir çiçek tarlasında. Sarıkız Tepesi bugünkü yürüyüş yolumuz, ormanda dik bir yamacı yan geçerek devam ediyoruz. Vadinin derinliklerine güneş henüz ulaşmamış; yürüyüş yolu zor, ayak bileklerimde hissettiğim gerilme sık sık duraklamama neden oluyor.
Yamaçtan ayrılıp daha düz bir patikaya ulaşıyoruz, öğle yemeğine yakın aracımızla buluşup yemek takviyesi yapacağız. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyor insan midemizde ziller çalmasa, yol üzerinde çiçekler değişmeye başladı; dağın diğer yüzüne, güneye döndük. Her çiçek kendi yaşam alanında, renkler kokular değişiyor, fotoğraflar çektiriyoruz dik yamaçlarda. Daha sıcak ve taşlık bir parkuru izleyerek gittikçe yakınlaşan Sarıkız Tepesi´ne bakıyorum; her yer pınar dolu, yazın kesilen bu pınarlar şimdi çiçeklere hayat veriyor. Orman yoluna çıkıyoruz, oradan da Sarıkız’ın türbesinin olduğu tepeye; çevredeki pisliğe inanamıyorum, düşünsenize dilek tutacaksın, imkansızı isteyeceksin, kirletip gideceksin. Her yer dilek için bağlanmış eşarplar, yakılmış mumlar, taşlar arasına sıkıştırılmış paralarla dolu. Her şey eskimiş ve çürümüş düşleri olmayan insanlar gibi, anı defteri kutusunda yazılanları okuyunca basıyorum kahkahayı. “Sevgili Sarıkız, ben bekârım, beni evlendir, cep tel 00000 gece”, sevgili Sarıkız, komşunun oğlu bana âşık olsun, bu yıl takdirle geçmek istiyorum, batıl işlere bakmayın, bu yıl da sana geldim, dileklerim artık olsun, Muş’tan Hasan, dualar, dualar.

Bokluca kamp yeri küçük baş hayvan ağılları yüzünden bu adı almış, herkes kendine bir yer seçip çadırlarını kuruyor; akşama kadar uzun bir zaman var. Beklentiler hafif ama sürekli esen soğuk rüzgâr nedeniyle sekteye uğruyor, üşüyüp çadırlara kaçıyoruz. Makarnayı seviyorum, yemek, çadır keyfi, müzikle günü tamamlıyoruz. Gökyüzünde yıldız yağmuru var bu gece, dileklerimi tüketip gece kuşlarını dinliyorum sessizce.

Kaz Dağları: 4. Gün

Kahvaltıyı parmakları ısıran bir rüzgârın eşliğinde yapmak hiç keyifli değil. Sarıkız´a bakıp dün okuduklarıma gülüyorum kendi kendime, çadırların etrafını toplayıp yürüyüş çantamı kontrol ediyorum. Bağırmak istemiyorum bir kere de ben bunu yapmadan toplansalar ne olur, heyhat. Çeşmenin üstünde yumurta bulaşığı tava içimi bulandırıyor ama kendime söz verdim kimseye bir şey söyleyip günümü berbat etmeyeceğim.
Umut kampta kalınca Tan bize eşlik ediyor neşeli, şeker gibi bir çocuk, av tutkusu doğa ile ilgili her şeyi ona öğretmiş ama tutkusuna hiç yenik düşmemiş. Karanlıkdere mevkiini eski orman yollarını kullanarak geziyoruz, yoksa çevreyi izlemek olanaksız. Yol üzerinde yavrulu bir karacanın izlerini okuyup o küçücük ayakların nasıl güzel bir yavruya ait olduğunu düşünüp gülümsüyoruz. Orman çiçeklerden oluşmuş küçük odacıklarla dolu kayaları sarıp sarmalayan mor çiçekler; yahu burayı birileri tasarlamış, biri bizi kandırıyor mu? sorusunu sordurtuyor. Saatlerce süren vadi tabanına inişin bir de çıkışı var kendimizi yormadan sırt rotaları izleyerek dağın öbür yüzüne ulaşıyoruz. Ana yol olarak kullanılan stabilize, tozdan başka bir şey yüklememiş etrafa, ağaçlar toz içinde.

İbrahim çevrenin bitey yapısı hakkında pek çok şey anlattı; ağaçlar, çiçekler, en çok da hayvanları seviyor. Ayı vurmak isteyenler, “Yahu sanki babasının oğlu ayılar, herif başımıza dert oldu” diyormuş çevre köylü kaçak avcılar. “Vurdurtmam, elimdekini ardıma komam, bir daha geri gelmez gidenler, sonuna kadar sahip çıkacağım” diyor; hızlı konuşmasa anlayacağım ne dediğini, en az iki kere soruyorum anlamak için.

Yemek molası sevimsiz yolun kıyısındaki çeşmede; trafik burada da sorun, araçlar Sarıkız’ı sorup basıyor gaza, gürültüymüş, tozmuş kimin umurunda. Karçukuru istikameti dönüş yolumuzun da başlangıcı; biraz dağınık ormanı dinleyerek belki de yarının son gün olduğunu bilerek kendimizle baş başa kalmak istiyoruz. Betonla bozulmuş şelaleye gelmeden av bekçisi arazi motosikletiyle ziyaretimize geliyor; İbrahim’in eski arkadaşı işini çok severmiş.
Karçukuru mevkii buzdolabı olmadığı zamanlar kar çıkartılıp katırlarla taşınıp satıldığı zamanları özlüyor gibi, sessiz bir rüzgâr yanağıma dokunuyor, titriyorum. Dere yataklarını izleyerek yükseliyoruz; suyun sesine bir türkü ekliyorum, dünyaya kendimi eklemeden gitmenin kederini duyarak. Aklımda yitirdiklerim, bir türlü kaybolamadığım ormanları geçip gidiyorum. Ben bahara yenik düşmedim; yolun sonunu merak etmeseydim çoktan giderdim dönmeyen rüzgârlar gibi…
Kaz Dağları: 5. Gün
Gitmek istemiyorum, uyanmamak için direniyorum, gözlerimi açmazsam sanki güneş doğmayacak, yerinde sayacak zaman. Akşam yemeğinde yabani nane-yarpuz ile damağıma eklenen salata, bol soğanla kavrulmuş ısırgan yemeğinin tadı, güneşin çadırımın üstündeki aydınlığından aşağı kalır değil. Sesler artıyor; kuşlar, rüzgâr, yüzümde güneşin sıcaklığı, yolculuğa çıkma zamanı bitişlerin, yeniden başlangıçların habercisi.
Toplanmamız uzun sürmüyor daha bir günlük yolumuz var, Güre kasabasına inecek, kaplıcada temizleneceğiz, balık yiyecek, keyif yapacağız. Ne kadar yol var sorusunu asla sormayın, hiçbir zaman net bir yanıtı yoktur; yaşayın görün. Asık yüzlü, sinirli oluyorum, içime doldurduklarımı sevdiklerime yaşatamamanın kederindendir diyorum; yol bitecek diye belki.
Dağlardan düze indikçe sıcak artmaya güneş kavurmaya başlıyor vadileri, çiçeklerin dayanıklı olanları ayakta kalmayı başarmış, çiçek değil de çoğu ağaç sanki. Yol tatsız, stabilizeyi ben tercih ettim orman zamanlamayı geciktiriyor diye, tabanlarımda yanma iyice arttı. Güre kasabası görününce dinlenmek için fırsat yaratıyorum. Konuşmalar yıkanmak üzerine, günlerdir giydiğimiz üstlükler sanırım kokuyor, kokmak ne ki hem de at gibi. Güreye ulaşmak için bir vadi geçmemiz gerekiyor; işte burada sürpriz mi desem, tuzu biberi mi desem, olan oluyor. Eğimin çokluğu yürümeyi zorlaştırıyor, zemin çok sert, domuzların kullandığı patikaları kullanarak ilerlemeye çalışıyoruz.
En küçük denge kaybı tatsız sonuçlara neden olabilir, yol arkadaşlarımın deneyimi bunu aşacak nitelikte. Arkadan sesleniyorlar bekleyin, göz teması kesildikçe tedirginlik artıyor, bekleyemiyorum çünkü aynı koşullar benim için de geçerli. Terden sırılsıklam olduk gözlerim yanıyor sıcak çok fazla ve biz tam bitti dediğimiz anda başımıza gelen bu zorluğa kızıyoruz. Biri düştü diye bağırıyorlar arkadan, durup dinliyorum sorun yok gibi; kalksın kalksın bir şey olmaz, oysa tedirginliğim en üst seviyede, hataların buralarda oluşacağını biliyorum. Emniyeti en üst seviyede tuttuğumuz anlarda bireysellik nedeniyle hatalar oluşuyor. Oysa defalarca anlattım, nasıl yürünür, ekipman nasıl kullanılır, yapılmaması gerekenleri yapma eğilimi her zaman ortaya çıkıyor.
Vadiye daha rahat iniş için zeytin ağaçlarıyla teraslandırılmış bir alanı kullanıyor, dere yatağına ulaşıyoruz. İhtiyar bir köylü küçük dikim ocakları açıyor, “Zeytin dikeceğim, etrafı temizliyorum” diyor, sonra sigara ikram ediyor! “Paket orada, istediğiniz kadar alın.” Nasıl oluyor da bu insanlar bu kadar iyi, bu kadar güzel, bu kadar konuksever, bu kadar sevgi dolu bakabiliyor. Nasıl bir ülke ki bu, sevgiyle besliyor bizi, nasıl bir orman ki bu yaşama yaşam katıyor. Nasıl oluyor da biz bu kadar hoyrat kullanıyoruz bizi sevenleri. Hasan Basri AVCI olmasaydı, bu insanları eğitmeseydi, bu dağı bu kadar sevmeseydi Kaz Dağları yine orada olacaktı ama sevgisiz kalan her şey gibi yok olmaya mahkum olacaktı.
zati erbaş
Gezi Yazıları

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir