Blog

8 Şubat 2008

Kral Yolu – 2005

Sarıabalı köyündeki çeşmeden su almak için mataralarımızı çıkartıyoruz . Çeşmenin yalağına basılmış kilimler bahar temizliğinin başladığını gösteriyor, sessizliği toprakta eşinen tavuklar bozuyor. Yaşlı kadın nereye gideceğimizi soruyor evin önündeki limon ağacından kopardığı limonları bize uzatırken Akbaş Köyü diyorum.

Yeterince malzememiz var hafif ve doyurucu gıdalar bisküviler tatlandırıcılar,su sorun olabileceği için her zaman fazla taşımaya çalışıyoruz. Köyün üzerindeki su kanalını derme çatma  ahşap bir köprüden geçip yola koyuluyoruz hedefimiz bir günde Akbaş köyüne ulaşmak. Havanın iyiden iyiye ısınması  yol işaretlerini bulamamamız, zaman zaman kaybolmamıza neden oluyor. Çantanın kolonları vücudumda iz bırakmaya başladı uzun süredir yükle yürümemenin acısı çıkıyor, ilk gün ve daha gidilecek çok yol var. Arada bir arkama baktıkça dağların silüeti daha bir belirginleşmeye başladı uzağı daha yakına getiriyor,zamanın içinde yolculuk ediyoruz. Ormanın içersinde rastladığımız keçi ağılları çevrede birilerinin olduğunu gösteriyor ama biz kimseyi görmüyoruz.

Uzakta gözüken  evin köpeği saldırgan bir tutumla hızla üzerimize atılıyor, yaşlı kadın köpeğin önüne geçip bağırıyor, terbiyesiz sus. Gürültüyü merak eden evin genç kızları meraklı gözlerlerle bizi süzüyor,yaşlı kadın nereye gittiğimizi sorup her hafta bir iki kişi  geçiyor sizde onlardan mısınız diye sorup yolu tarif ediyor .Yol ormana doğru yöneliyor güneşten kaçıp  çam ağaçlarının gölgesine sığınıyoruz.
Birkaç saat sonra üç beş evin bulunduğu mahalleye yaklaşırken ineklerini otlatan kadına selamlaşıp  bir şeyler atıştırmak için mola veriyoruz.
Gelsene bacım bir şeyler ikram edelim, geliyor ;
Nezaket hanımın güneşten yanmış yüzü içten bir gülümsemeyle aydınlanıyor, ikram ettiğimiz gofretleri kızım evde hasta, bu gün okula gitmedi ona götüreyim deyip cebine koyuyor. Kaderden fakirlikten, çocuklarından bahsediyoruz saçlarının beyazlarını kına bile örtmüyor, yaşını soruyorum 63 doğumluyum, yaşıtız diyorum gülüyor. Su var mı,bulamazsınız ben getireyim eve doğru yöneliyor. Küçük bir kız  çocuğu elinde bir gazoz şişesine doldurduğu suyla yanımıza geliyor ürkek gözlerle bizi süzüp uzak durmayı tercih ediyor, adını soruyorum
-Tuğba
-kaçıncı sınıftasın
-yedinci sınıfa gidiyorum, en çok tarihi seviyor, muz ikram ediyorum birlikte yiyoruz.

Molayı kısa kesip Akbaş köyüne doğru giden patikaya giriyoruz  havanın iyiden iyiye ısınması yükümüzü iyice ağırlaştırdı,belimde omuzlarımda ağrı  dayanma sınırlarımı aşıyor. Yol üzerindeki ender çeşmelerden birinde suyla hasret gideriyoruz,ağaçların gölgesinde oturan çoban tereddütle yanımıza yaklaşıp yabancı olup olmadığımızı soruyor. Türkçe konuştuğumuzu görünce hayal kırıklığına uğruyor, yükümüzün ağır olduğunu görünce kafasını iki yana sallayıp yolda gözüken arkadaşına doğru yöneliyor.

Saatlerdir yoldayız artık yoruldum, stabilize yolda işaretlerde kayboldu tepelerin arasında birkaç evin oluşturduğu yerleşimdeki yaşlı kadına yolu sorduğumuzda;
-yanından geçtiğiniz çeşmeden sapacaktınız,oğlum nereye gidersiniz böyle anlamam diyor. Dikenli meşelerin arasında patika arıyorum terden gözlerim yandı,tepeye varınca yorgunluğumun yerini şaşkınlık alıyor. Manzaranın olağanüstü görüntüsü heyecan verici, arka arkaya sıralanmış sekiz dağ silsilesi sayıyorum.

Tepelerin tam üzerinden geçen patika her iki vadiyi de  görmemizi sağlıyor vadide insan yerleşimlerinin olduğu yerler fotoğraf çerçevesi gibi aydınlık duruyor.Ambarkaya ya ancak akşam üzeri ulaşıyoruz Akbaş köyüne yaklaşık iki saatlik yolumuz var, bütün su stokumuz tükendi. Tepelerin aşağısındaki stabilize yola doğru alçalırken uzaktan gelen ıslık sesine kulak kabartıyorum, akşamüzeri hayvanları arayan köylülerden birine rastlamak su bulmak için büyük bir şans. Ben sizi suya götürürüm  yolun içinden akan suya kadar bize eşlik ediyor, kalp hastası olduğunu ömrü boyunca içki ve sigaradan uzak durduğunu anlatıyor.

Suyu  yolun içinden akan dereden, çevrede bulduğum hortumla yaptığım küçük bir  akardan alıyorum, çadır kurup bol miktarda sıvı alıp bir şeyler atıştırıyoruz. Öyle yorgunum ki titrememe engel olamıyorum, haşlanmış nohut ve ekmekle karnımız iyice doydu, çadıra kendimi atıp uykuya geçiyorum.

Gün ışığı çadırı doldurmaya başlayınca dışarıdan gelen kuş seslerine kulak kabartıyorum,farklı sesler arıyorum yok. Yerimden kıpırdayamıyorum bacaklarımdaki kaslar birbirinden uzak durmayı tercih ediyor. Çadırın dışı  geçtiğimiz yıllarda yanmış ormanın filizleriyle dolu,yeşilin her tonunu görmek mümkün. Yolun aşağısından gelen sese kulak kabartıyorum köylülerden biri elinde bir torba baklayla çıka geliyor;
-burada mı gecelediniz?
-evet
-oğul delirdiniz mi yolun içinde yatılır mı- sessizce geçiştiriyorum
-Allah a emanet olun  bakışıyoruz o yoluna devam ediyor.
Kampı toplarken bir yanda sıvı almaya devam ediyoruz,Beypazarı kurusu, dişlerimin arasına kaçmış toz gibi,kütür kütür. Kahvaltı sona ererken kampın toplanması da bitiyor,çantayı sırtlamak tam bir eziyet,omuzlarım belim sanki can simidi takılmış gibi şişmiş

Kayalık sırtın sağ tarafındaki çentik Karabük köyüne giden geçit, orman oluşu bizi keyiflendiriyor ama önce Akbaş köyüne inmemiz gerek. İki saatlik bir yürüyüşten sonra rastladığımız genç bir köylüye yolu soruyoruz.

-izler orman yangınında yok oldu
-bakkala giden yolu size göstereyim

Evine doğru yöneliyor üstümü değiştirmek için : kapının önündeki köpeğin bize saldırmasına evdeki genç bir kadın engel oluyor.

Suyun başında çamaşır yıkayan yaşlı kadın varlığımızı hiç umursamıyor yanından geçerken selamlaşıyoruz ağzından çıkan mırıltıyı anlamıyorum.

Akbaş Köyü’nü ikiye bölen derenin karşısına geçip hem bakkal, hem de kahve olarak işletilen mekana varıyoruz. Geniş kenarlı şapkasıyla kahveci kim olduğumuzu ne aradığımızı anlamaya çalışıyor, bizi kahveye getiren genç bizden önce atılıyor.

-Ahmet abi arkadaşlar yol mühendisi Sarı abalıdan geliyorlarmış. Susmaktan başka yapacak bir şey yok,haritaları masanın üzerine yayıp rotayı daha iyi anlamaya çalışıyoruz . Yolu tarif eden kahveci oldukça mutsuz gözüküyor,taze demlenmiş çay aramızdaki soğukluğu giderecek ama zaman yok. Çantaları yokluyor
-ula amma ağır paraynan taşınmaz bu
-siz para alıyorsunuz her halde;sahi kaç lira veriyorlar
-aklımdan geçenleri söylesem aptal yerine konulacağız
-yüz lira ya da taşınmaz
-gülüyorum, çay verir misin?

Bakkalda neredeyse hiçbir şey yok bir paket makarna alıp dışarı çıkıyorum, köylüler akşamki kağıt oyunun kritiğini yapıyor. Kahveci Karabüklülerin bizi terörist sanacaklarını söylüyor, onlar turistten anlamaz şimdi sizden korkarlar. Sohbeti uzatsak güneş iyice tepemizde olacak yola çıkmamız gerek; çay parası almıyor.

-gelirseniz diğerinde alırız.
Önümüzdeki evin bahçesindeki ekmek dağıtım arabası beni çağırıyor –ah bir ekmek olsa: Sundurmada oturan birkaç köylünün daveti reddedilemeyecek kadar cazip
-Hemşerim gelin soğuk ayran var
-ekmekte var mı
-var var gelin hele
Çantaları indirmeden birer sürahi ayran içiyoruz ayranın kalitesini anlatıyor yaşlıca olan
-keçi sütündendir lezzetlidir ha
-İleriki evden sapın yol sizi  geçide götürür ama kaybolursunuz!

Kaybolmayı seviyorum; keşke kaybolsam ve dönmesem.
Tepelerin arasındaki patikayı bulup yavaş ve sakin adımlarla yukarılara doğru tırmanıyoruz,içinden geçtiğimiz köy ayaklarımızın altında kalıyor. Her şey neredeyse kuş bakışı gözüküyor gecelediğimiz Ambar kaya civar daha net  yanından geçtiğimiz tek çam kerteriz noktamız.

Ormandaki patikada izler çok taze uzun zamandır kullanılıyor olmalı, yukarılardan gelen köpek sesleri birilerinin varlığına işaret ediyor. Keçi ağıllarının yanında beliren köylü nereye gittiğimizi soruyor, hem sohbet hem soluklanmak için bir mola yaratıp soruları biz yöneltiyoruz
-hep burada mısın
-aşağıda ne yapayım,hayvanda para etmiyor burada her şey var.

Taşlardan yapılmış tavuk kümesinde küçük bir çocuk oynuyor,başka bir zaman dilimindeyiz.

Derme çatma taşlardan yapılmış evin yanından geçerken evin içindeki ocaktan yayılan dumanda kaybolmuş yaşlı kadınla göz göze geliyorum.Patikanın üzerine serilmiş bahçe hortumundan gelen su tıslayarak bize eşlik ediyor, her yer kırık testi parçalarıyla dolu.yukarılara çıktıkça rüzgarın sesi daha çok bizimle,ormanı okşuyor ve kayboluyor. Su kaynağına ulaşmamız bir saat kadar alıyor ormandaki tek kaynak bu su takviyesi yapmak için duruyoruz.
Birkaç saatlik tırmanıştan sonra ormanın içindeki düzlüğe ulaşıyoruz kamp kurmak için mükemmel ama su yok,zaman da. Saatler hızla geçiyor artık Köprüçay aşağılarda geniş kavisler çizerek akıyor,köye yaklaştığımızı düşünerek hızlanıyoruz.  Akşamın alacasıyla birlikte köy ancak görüş alanımıza girdi ilk evleri gördüğümüzde kamp atacağız tabi su bulursak. Saat akşamın sekizi köyün girişindeki inşaat halindeki evin yakınlarında çadırımızı kuruyoruz,

-Yavuz-ağabey Ankara kurusu ver de yiyelim diyor
-Ankara kurusu ne
-Hani o sert şey var ya

O kadar  susuz kaldık ki düşündüklerimizi ifade etmekte zorlanıyoruz açız ve yorgunuz.

Bir şeyler yiyip iyi bir uyku çekince sabah kendimizi daha iyi hissediyoruz,çadırın penceresinden gözüken bulutlar yağmur habercisi. Rüzgar şiddetini arttırınca kahvaltı etmek için evin yakınında duran konteynırın arkasını kullanıyoruz. Kahvaltıda çay ve bisküvi var, öğlen kumanyasını ayırdıktan sonra çantaları toplayacağız. İneklerini otlatmaya gelen bir çocuk yakınımıza kadar sokulup bizi izliyor bir an gözden kaybolup annesiyle geri dönüyor. Kahvaltımız yok ama çay ikram edelim, kadın yazmasıyla yüzünü gizleyip hayır der gibi kafasını sallıyor sonra kayboluyorlar.

İki köylü evin yanında belirince onlara doğru gidip selamlaşıyoruz, tokalaşma faslından sonra biri:
-ya arkadaşlar biz sizi jandarmaya ihbar ettik diyor
-haydaa
-neden böyle bir şey yaptınız
demeye kalmadan evin etrafından dolaşıp bizi saran jandarmayla göz göze geliyoruz.

Etrafımız sarılmış, kimlikler alınıyor araştırmalar yapılıyor, üst rütbeli olan çantayı aramak istediklerini nazik bir dille ifade ediyor. Birkaç asker otları, çalıları didik didik ediyor her şey temiz, köylülerin utancı yüzlerine yansıyor. Erken yola çıkmayı planlarken halimize bak ne yapalım bir hatıra fotoğrafı çektiriyoruz.

Devletle sorunumuzu çözdükten sonra
-Yavuz, abi herkesle en az beş kez tokalaştık farkında mısın, her halde hoş geldiniz demeyi de güle güle demeyi de seviyorlar bir de ihbarcı olmasalar.

Çantaları sırtlayıp hafif yağan yağmura aldırmadan hızla uzaklaşıyoruz . Stabilize orman yolunda uzunca bir zaman sohbet ederek ilerliyoruz,sabahki kontrol ikimizin de sinirlerini bozdu. Saatler sonra yanlış yola saptığımızı anlıyoruz, yağmurun dinmesiyle ortaya çıkan güneş ve nem etrafı boğuk sarı  bir sıcağa dönüştürüyor. Yolun sonunda ormandan tomruk yükleyen işçiler
-yannış gelmişin hemşerim
-aşşaki yola gircektiiz diyor.

Geldiğimiz yoldan geri döneceğiz yapacak başkada bir şey yok,birkaç lokma tuzlu çubuk yiyip vadiyi izliyoruz. Yolun içinde tek sıra yürüyen çam kese böcekleri tren katarı gibi neredeyse her yanı istila etmiş etrafımız kurumuş ağaçlarla dolu orman ölüyor.

Yolu kısaltmak için bulduğumuz patikaya sapıp neredeyse iki saat süren tırmanışı yarım saatte bitirip Karabük köyü camisine yakın bir noktaya iniyoruz.Yol işaretleri neredeyse kaybolmuş,işaretleri yapanlar bulmaca çözmemizi ister gibi en akıl almadık yerleri seçmişler. Köyün içinden geçerken yağmur iyice bastırıyor her yer yıkanıyor havada toprak ve çayır kokusu hakim. Köyün dışına çıkan yol tarlaların kenarından geçiyoruz her yer yeşil ve rengarenk çiçeklerle bezeli hiç çeşme yok . Asfalta çıkınca yağmura aldırmadan yola devam ediyoruz su bulduğumuz yerde kamp kuracağız birkaç kilometrelik yürüyüşten sonra yağmur iyice şiddetleniyor.Karabük sulama pompasının yanındaki üstü kapalı küçük alana sığınıp burada gecelemeye karar veriyoruz,yanımızdaki kaynaktan fışkıran su gürültüyle akıyor,tıpkı çocukluğumda evimize vuran dalgalar gibi.

Gece esen rüzgar yağmuru çadırımızın üstüne taşıyor fazlaca etkilenmiyoruz. Havanın aydınlamasıyla çıkan soğuğun nedenini daha iyi anlıyoruz, karşı tepeler kar altında,gün berrak hava tertemiz. Gün ışığı gece esen fırtınayı da önüne kapıp götürmüş,güzel bir kahvaltı sonrası yola çıkıyoruz .  Köprülü kanyona varmak üzereyiz,yıllarca fotoğraflarda gördüğümüz köprü birden önümüzde beliriyor. Önümüzde yürüyen köylü kadın,sırtındaki su kaplarını doldurup geçip gidiyor üzerinden,ayağındaki mavi lastik ayakkabılara uzun süre gözüm takılıyor mavinin ayak izleri.  Rafting yapmaya gelen turistler köprüyü ziyarete gelip merakla nereye gittiğimizi soruyor Kral yolu diyorum mesafeyi soruyorlar 500 km. Yola düşüyoruz,önümüzde köprülü kanyon ve Selge antik kenti var oradan döneceğiz jandarma kesin bir dille uyardı güvenliğiniz olmaz. Köprülü kanyonda akan suyu büyülenmiş gibi seyrediyoruz her yerden su fışkırıyor, telefonun çektiği bir yerde ekibin Ankara ayağına haber veriyoruz iyi ve sağlıklıyız.  Stabilize yol bizi kanyonun derinliklerine doğru götürüyor bizi sudan uzağız ama sessini duyuyoruz. Yol üzerindeki son konaklama tesisi Tevfik amcanın, sohbete dalıyoruz oğlunun yeni yaptırdığı bungalovları hiç sevmediğini anlatıyor.
-Yaşamayı seviyorum ve yaşayacağım anılardan söz ediyor Milli parkın ne zaman ve kimin tarafından kurulduğu o dönemde karpuz yetiştirdiği kimseye muhtaç olmadığını anlatıyor.
-Ülkeyi sattılar oğul diyor şimdi ne domates ne karpuz hiçbir şeyin kokusu kalmadı,yetiştirdiğimiz sebzelerin tohumlarını yok ettiler.
-Şimdi elden alıyoruz vermese ne yapacağız açız oğul aç, işte böyle işgal ediliyor vatan topa, tüfeğe ne gerek var.  Evde çalışan inşaat ustaları yanımıza gelip soluklanıyorlar Burhan usta akşama ancak varırsınız yağmurda çok bizim eve gidin babam,karım ve kızlarım sizi misafir eder. Teşekkür edip evin telefonunu alıyoruz köyün ilk evi  üstünde işaret var rahat edersiniz.

Köprülü kanyondan Selge antik kentine çıkış kanyon duvarlarındaki 1000 metrelik bir patikadan tırmanılarak yapılıyor. Havada yağmur bulutları iyice yoğunlaştı çakan şimşekler tehlikenin habercisi hızlı davranmamız gerek. Tırmanışın keyfini çıkarıyoruz,zaman zaman risk içerse de genelde tehlike neredeyse yok denecek kadar az. Keçi barınaklarından birinde yemek molası veriyor yağmuru seyrediyoruz yol yarılandı oturduğumuz yer kuru ve korunaklı. Yağmur iyice bastırdı, kayalar tamamen ıslak gecelemek için uygun olsa kalmayı isterdim ama gitmemiz gerek. Kanyondan çıkıştaki kapıyı çalılarla keçiler çıkmasın diye örtmüşler dalları temizleyip düz alana çıkıyoruz artık tehlikeden uzağız.Yolun buradan sonrası başka bir dünyaya yolculuk gibi kayalar insan formunda, orman cinleri taş olmuş. Labirentler arasında ilerliyoruz her taşa sevgiyle bakıyorum hepsi gülümsüyor dağ cinleri  bunlar kesinlikle eminim.   Birkaç saatlik bir yürüyüşten sonra teraslanarak oluşturulmuş geniş düzlüklere ulaşıyoruz yerlerdeki seramik kırıkları antik dönemde buralarda yaşandığının kanıtı. Geniş düzlüklerde koşan sincaplara rastlıyoruz pek çok kestane ve ceviz ağacı var. Selge antik kentini görmeden önce köyün ilk evleri karşılıyor bizi, küçük sokakların oluşturduğu iç içe geçmiş bir evler yumağı. Burhan ustanın evini sormadan ilerliyoruz,kimseyi rahatsız etmek istemiyoruz ama yağmur gitgide şiddetini arttırıyor. Yukarı mahallede rastladığımız birkaç köylü sorgular gözlerle bizi izliyor
-ne yana hemşerim
-yukarılara boz dağa oradan da  adada antik kentine
-gitmeyin çok jandarma var,sızmışlar valla kazaya gidersiniz
-Burhan ustanın evini soruyoruz aşağı da kaldı
-nesi olursunuz
-Arkadaşı orada kalacağız
-iyi iyi
geri dönüp yoldan aşağı yürüyen küçük bir kız çocuğuna eşlik ediyoruz, bizi eve kadar götürüyor
-Merhaba bizi Burhan usta gönderdi
-Hoş geldiniz buyurun

Kimsin,nesin,neden geldin, in misin cin misin yok sadece güler yüz. Çantaları dışarıda çıkarıyoruz,evin içinden sıcak ve temizlik kokusu geliyor kapının üzerine evi nazardan korumak için dağ keçisi boynuzu asılı . Ayakkabılarımızı çıkarmaya utanıyoruz,günlerdir yoldayız ve kokmuş balık gibi kokuyor ayaklarımız suyla temizleyip eve giriyoruz. Evin iki odasında da ateş yanıyor birinde soba diğerinde ocak evin küçük kızı ayakta bizi süzüp hiç konuşmuyor anne güleç bir yüzle hal hatır sorup aç olup olmadığımızı soruyor.
Evin en yaşlısı 86 yaşındaki Süleyman dede elindeki sarı bir Tesbih çekiyor ve bizi izliyor,evdekiler çok ciddi şaka yapar sakın alınmayın.  Akşam yavaşça iniyor ev sıcak ve biz en az ailemiz kadar sıcak insanlarla birlikteyiz.

Evin son ferdi Durdugül de gelince yemek düzenine geçiyoruz salata, patlıcan yemeği, makarna, bal, yoğurt keyifle kaşıklıyoruz. Süleyman dede sertçe itip
-Ne biçim misafir bunlar hala doymadılar
-Evdekiler alışkın herkes gülüyor biz kızarıyoruz
-Kalksana kardeşim benimi yiyeceksin
Yemek sonrası sobada patates ve kestane közlüyoruz çay,kahve mis gibi insanlar…

zati erbaş

Gezi Yazıları

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir