Blog

25 Kasım 2008

Neydi Bizi Buralara Getiren Şey

Uyku ve uyanıklılık arasında, yağmur oluğundan gelen suyun sesini dinliyorum. Bugün pazar. Odam soğuk. Dışarıda bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağıyor. Saat 06.00 ve ben kalkmak zorundayım. Yağmur sekizden sonra yağsaydı keşke diyorum. Yağmuru görünce yine hastalanacaklar. Çantamı arıyorum evin içerisinde. Amma dağıtmışım ortalığı, ne ararsan var. Çantam yok. Termosu sıcak suyla doldurup ısınmasını bekliyorum.Sonra tekrar kaynatacağım, böyle daha uzun süre dayanıyor. Gitmek istemiyorum. Bu isteğim evden çıktıktan sonra değişse de, nedendir bilmem, son aylarda pazar yürüyüşlerine katılmak istemiyorum. Kendimi yorgun hissediyorum.

Fırına gidip poğaça almak, ilk işim, pazarları. Bir bardak çay içimi zamanda, Fırıncı Kadirle Kaçkar yaylaları sohbeti yapıyoruz, bıkmadan usanmadan. İyi ki şemsiye almışım, yağmur artıyor. Rüzgar parmaklarımı acıtıyor dolmuşa bininceye kadar. Sabah dolmuşuna binmeyi sevmiyorum. Yeni içilmiş sigara kokusu, bolca sürülmüş parfümler, yataktan yeni kalkmış alelacele giyinmiş bedenler, askıdan yeni alınmış naftalin kokulu paltolar içimi bulandırıyor. Meclisin köşesinde inmeyi ise hiç istemiyorum. Bu ülkede en çok tükürülen yer neresi diye sorarsanız; Meclis kavşağı olduğunu söyleyebilirim. Vekillerle görüşmeye gidenlerin gırtlaklarını temizledikleri son yer. Şimdi siz bana inanmadınız, biliyorum. Hele bir kış gelsin rengarenk, donmuş tükürük görüntüleri oradan geçtiğinizde sizi de rahatsız edecektir. Belki de bu durum yöneten ve yönetilenlerin kültürel düzeylerini gösteren bilimsel bir veridir. Kimbilir?

Yağmur hafifledi. Bekir, bizi götürecek minibüste son ayarlamaları yapıyor. “Günaydın! Naber Bekir?”. “İyilik hocam ne olsun, geldik işte”. Soru ve cevap hiç değişmiyor. “Derneği açayım, termosu getir sıcak su yapalım”. Akay Caddesi tarafına çıkıp, pasajın kapılarını açıyorum. Pazar yürüyüşüne katılacak olanlar geldikçe, sesler, gülümseyen yüzler artıyor. Daha bir yaşanır oluyor her şey. Yollar boş, trafik neredeyse hiç yok. Ara duraklara erken ulaşınca bekliyoruz. Bu beklemeler beni neden geriyor anlamıyorum. Tanıdık yüzlerin dışında, yeni gelenler de var bu haftaki etkinliğe. Arka koltuklarda yapılan sohbetler yenilerin, aslında eski olduğunu gösteriyor. Bu kez ben yabancılaşıyorum. Kazan’ da verdiğimiz kısa molada bile Yeşim sigaraya sarılıyor. Yıllarca günde üç paket içen ben bile bırakabiliyorsam onlar hayda hayda bırakır. Tepkisiz mi olmalıyım. Sanırım o içmekte ısrar ettikçe ben de tepki vermeye devam edeceğim.

Haritaları eksik çektirmişiz,” kusura bakmayın üç kişiye bir takım”. Harita doğru yöne nasıl yerleştirilir, eş yükselti eğrileri, pusula derken, “çay molasından sonra devam ederiz” diyorum. “Bugün sizin gününüz, rehberliği içinizde biri yapacak” diyorum haritaları masanın üzerine yayarken. İlgiyle dinleyenler de var, kaçamak gözlerle bakan da, hiç dinlemeyen de. Olsun diyorum içimden, ben bunu yapmayı seviyorum. Havada yağmur yok. Koyu bir gri hakim her yana. Soğuk, rüzgârında etkisiyle daha fazla hissediliyor. Berçinçatak’ a giden yolun ayrımlarından birinden sapmasını söylüyorum Bekir’ e. Nereye gidiyoruz? Bilmiyorum. Haritalar yardımıyla bu işi başaracağımızı biliyorum. Geniş düzlükte kurulu yayla sessizlik zamanında. Tepelere yağan kar büyülü bir güzellik katmış her yana. “Dur” diyorum. “Burada iniyoruz”. “Fatih sen yapar mısın bugün rehberliği?. Hiç ikiletmiyor. İstikamet belirliyoruz. Direkt Berçinçatak. “Ama” diyorum “biz orada saat 16.30 da olmak zorundayız”.”Hımm, haklısın, çabuk biter o zaman”. Tepelere doğru ilerliyoruz. Açık alanlar dışında kar, henüz ormanın tabanına kadar inememiş.

Köpek havlamaları arasında arada bir patlayan tüfek, vadilerde avcıların iş başında olduğunu gösteriyor. Kar, bir fotoğraf filmi gibi, her yer hayvan ayak izleriyle dolu. Köpekler her yeri dolaşmış, izleri ayırdetmek zor. Orman içerilerinde yol üzerinde rastladığımız kurt izi oldukça görkemli. Suat, en az 50 kilo gelirdi herhalde diyor, amma büyük . Vahşi yaşamın kendini toplama çabalarını görmek çok güzel. Ki bu bölgelerde kurtların tükendiği uzun zamandır biliniyordu. Sohbet ederek, izleri okuyarak, ormanın içlerine doğru devam ediyoruz.

Karşılaştığımız avcı, “köpekler için geldim, ben bu yana gidiyorum, isterseniz gelin” diyor. Herkesin o yöne doğru ilerlemesi şaşırtıcı, “durun” diyorum “nereye gideceğinize harita karar versin”. Paftanın dışında oluşumuz işimizi zorlaştırsa da herkes halinden memnun. Yusuf, “şu Gps yi açsak iyi olur diyor”. “Ne yani bana güvenmiyor musun?” diyorum gülerek. “Senden yana şüphem yok, sadece denizde kullandım, burada da kullanmak istiyorum”. Rehberliğin incelikleri hakkında bilgi veriyorum. Orman içerisinde nasıl ilerlenir? Vadiler neden yan geçilmelidir?. Bilinmeyen yürüyüş parkurlarında neden görüşün en yüksek olduğu yerler seçilir?. Harita ve Gps deki koordinatları karşılaştırıyoruz. Hâlâ elimizdeki paftanın dışındayız. Suat ” bak şu Köroğlu dağları, şu Kel tepe, şu Işık dağı” diyor. Tepelerin en yüksek yerine çıkıyoruz. “Siz neden bakmıyorsunuz haritaya?” diyorum Kadriye hanıma. “İstemiyorum” diyor. “Bakmak düşünmek istemiyorum”.”Bir tekne gezisinde aşçı; dolma yapacağım, zeytinyağlı mı olsun etli mi” diye sordu. “Arkadaşımla birden parladık”. “Yahu neli yaparsan yap bize ne?”. “Ben buraya arınmaya dinlenmeye geliyorum. Kaybolmak imkansız nasıl olsa”. Kaybolmak düşüncesinin güzelliğini bilse keşke. Yolu bulamamanın çaresizliğini, yol arkadaşı için endişelenmenin güzelliğini bilse. Gökyüzü turkuaz, gökyüzü sarı, gökyüzü kızıl, gökyüzü masmavi. Tıpkı yol arkadaşlarım gibi.

Yemek molası için rüzgârsız bir alana doğru alçalırken havalanan bir alay kekliği hayranlıkla izliyorum. “Bakın bakın bunlar çil keklik”. Çil yavrusu gibi dağılmanın ne olduğunu anlatıyorum onlara, yavruların tehlike karşısında nasıl gizlendiklerini ve görünmez olduklarını. Herkes beklemedikleri rüzgâr ve kar karşısında biraz da savunmasız, hızla yemek yiyoruz. Lahana dolması, ton balığı, börek, yumurta, peynir, şişelenmiş üzüm suyu, kaşarlı tost, domates, salatalık. Olmaması gereken her şey var. Dut pekmezli içecek eşliğinde helva ekmek bu etkinliklerin en güzel yemeği oysa. Kısa sürüyor yemek molası, kalkın desem kimse kalkmaz. Soğuk ve rüzgâr neredeyse süpürüyor bizi. Vadinin içerisine gizlenmiş eski yaylaya doğru alçalıyoruz. Harabeye dönmekte olan evlerin güzelliği karşısında büyüleniyorum. Ve yol bizi vadinin aşağılarına doğru taşırken patlayan bir tüfekten kurtulan tavşanı izliyoruz içimiz güp güp ederek. Sonra bir ikincisi önümüzden parlıyor. Neden kaçıyor ki elimizde tüfek de yok oysa. Ama o da biliyor insanın acımasızlığını.

Yol, bizi varış noktasına taşırken, bozkırın güzelliğine kaptırıyorum aklımı, ıssızlığa. Gün batıyor , renkler gitgide solgunlaşıyor. Ve gece inmeden önce buz mavisi bir günden arta kalanı soruyorum herkese? Neydi bizi buralara getiren şey?

zati erbaş

Gezi Yazıları

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir