Blog

1 Mart 2012

Rüzgâr, Bir Tek Rüzgâr Kaldı Aklımda, Pır Pır Eden Yelkenin Omuzladığı.

Yelkende iki gün Bölüm 3

Uyku ve uyanıklılık arasında geçen saatler, eklemlerime iyi geliyor. Marinada demirli onlarca yelkenli direğinden çıkan ses martıların kanat seslerine andırıyor. Yarı aralık göz kapaklarımda bin bir hayal dolaşıyor  “Atlantik okyanusunu geçebilsem”  ne güzel olurdu. Günler süren okyanus yolculuğuna dayanabilir miydim acaba? Ya da rüzgârsız bir okyanusta, günlerce hapis kalmaya, kim bilir? Belki bir gün deneme şansını yakalarım.

“Sefa kaptan” bir tur atalım mı? Atalım kaptan. Turgut reiste in cin top oynuyor. Sokakları dolaşıyor açık olan dükkânların vitrinlerine bakıyoruz. Tezgâhtarların yalnızlıktan bunalmış, bakışları şehirli insanlarınkinden farksız. Sahile yakın parktaki self servis çay ocağı oldukça kalabalık. Sefa kaptan iki çay kapayım diyerek uzaklaşıyor. Gözlerim kim bunlar sorusuna yanıt almak için hızla etrafı tarıyor. Çoğunluğunun emekli olduğunu düşündüğüm bu insanların ortalama yaşları, elli beş ve üzerini gösteriyor. Çay ocağına yaslanmış küçük kütüphanenin kitaplarına uzun süredir dokunulmadığı üzerindeki tozdan kolaylıkla anlaşılabiliyor. Çay fena değilmiş ama ikincisini boş mideye içmeye niyetim yok.

Kalkalım mı? Kalkalım. Erol kaptan gelmiş olmalı. Marinanın giyim kuşam dükkânlarına indirim hâkim. Yüzde yetmişlere varan indirimlere rağmen yanlarına yaklaşmak mümkün değil. Kime satıyorlar ki onca giyim kuşam malzemesini. Marinanın hafif hafif sallanan hareketli iskeleleri arada bir dengemi bozsa da yelken direklerinden çıkan ıslığa dönmek bana kendimi daha iyi hissettiriyor.

Erol kaptan akşam yemeği için ne düşünüyorsunuz? Balık yiyelim isterseniz ama önce seyir için alış veriş yapalım. Sefa Kaptan gözleriyle bana da onaylatarak olur diyor. Alış veriş çok uzun sürmüyor. Ekmek içi atıştırmalıklar, ton balığı peynir, gofretler, barbunya konservesi, bir şişe süt, iki kilo armut ve bolca ekmek. Poşetleri tekneye bırakıp yemeğe çıkıyoruz.

Balık tezgâhlarında pek bir şey kalmamış, kaya barbunu ve ayıklanmış yerli karides gözümüzü doyurmaya yetiyor. Başka lokantaya kaçmayalım diye başımızda dikilen garson bizi çalıştığı lokantaya yönlendiriyor. Salata, fava, turp otu, 35 lik rakının yanına eşlik edecek olan mezeler. Karidesi yap önce diyorum, şöyle bol tereyağlı, acısı fazla olmasın ama. Bardağa dökülen rakıdan yükselen anason kokusu, içme isteğimi tetiklese de içmek istemediğime karar veriyorum. Ben sadece size eşlik edeceğim fazla doldurmayın.

Masaya meze erken gelince, balığa yer kalmıyor. Kızarmış ekmek güveçte cazırdayan tereyağı ve karidesin ağzıma bıraktığı lezzeti, arada bir yudumladığım rakıyla bölerek farklı lezzetlere yer açıyorum. Sona kalan yağda kızarmış Kaya Barbunun kaderiyse bir birimize ikram edilmekten öteye gitmiyor. Meyhanenin duvarlarına, ekor niyetine asılmış ağlara serpiştirilmiş güneşte kurutulmuş balıklar bana sadece ölümü çağrıştırıyor. Meyhanenin Arnavut kaldırımı taş sokağa dönüştürülmüş tabanıysa kedilere balık veren müşterilerden kalan yağ izlerini taşıyor. Erol ve Sefa kaptan denizden bahsederken ben bir gün çıkacağım yolculukların hayalini kuruyorum.

Teknenin dördüncü yolcusunun uçağı inmiş olmalı diyerek hesabı istiyoruz. Dışarıda rüzgarlı bir yağmur var. Balıkla yoğunlaşmış içki kokusundan sonra temiz hava ciğerlerime iyi geliyor. Ohhh mis gibi deniz havası.

Gezi Yazıları

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir