Blog

16 Haziran 2009

Şeker Kanyonu

Yağmurun oluşturduğu sellerle yıkanıyor sokaklar, pencereden yağmurun tıpırtılarını dinliyorum. Günlerdir güneşle kavrulan şehirden uzaklaşmak, ormanın büyüyen gölgelerine saklanmak için plan yaparken, yağmura yakalanmak büyük şanssızlık.

Bozkırı arkamda bırakıp, yeşilin tonlarının toprağı sardığı bir yere doğru yol alıyorum hızla. Yol işçileri, tere ve toza bulanmış bedenleriyle keskin bir bıçağı andıran makinelerin üzerinde dağları kanırtıp kızıla boyuyor, yollar uzayıp gidiyor.

Karabük; Demir çelik fabrikasından paslı bir nefes gibi yayılıyor havaya, taze ekmek kokusu; geçmiş zamanların anılarını dolduruyor gözlerime, iki damlada ben eklesem artar mı, beni gün ışığı gibi izleyen Filyos çayı.

Nereye gidiyorum bulanıklığı gitgide berraklaşan suyun peşinden; bende mi arınıyorum duruldukça sakinleştikçe.Dağlar mı yükseliyor, yoksa nehir mi derinlere doğru gidiyor, konuşmuyorum artık kendimle, sustum ve sadece dinliyorum.

Pirinçlik, Yalnızca, Ulubelen, Bolkuş, Yellikaya, Deligeç, Yassıkaya, Şahin kayası, Çalkaya, Alan Çakmak kaya, Ezan kaya, Su çatı;

Hades’in dünyasına girer gibi sayısını şaşırdığım tünellerden geçerek ilerliyorum, Filyos çayı bir kadının yüzüne düşmüş perçem, tren rayları firkete gibi ayırıyor ormandan suları.

Karanlık ve aydınlığın tutsaklığında ilerliyorum hızla. Bin metre aydınlıkta, bin metre karanlıkta. Yaşamla ölüm arasında bir sokakta. Vadide yaşam taşıyan bir ırmak, karşı kıyıda bir demir yol, çıkışı yok gibi bir vadi, sonsuzluğa doğru akıyor.

Atların soluğu dolaşıyor dağların arasına çizilmiş dere yataklarında, suların döküldüğü yer içimdeki gök gürültüsü. Ağaçların gizlediği tozlu bir yoldan, ormanın içerilerine kalbine kadar gidiyor, eski bir çeşmenin başında duruyoruz. Su soğuk ve berrak, bir kadehte yaşamı bulandıracak kadar güzel.

Hızla akıyor artık ayaklarımızın altında dereler, dağların yukarılarında orman, günahlarından arınmış bulut, su bulanık.

Engeller birbiri ardına sıralanıyor, küçük çağlayanların döküldüğü gölcüklerde.Sularda gizli ağaçlar, mızrak gibi değil de, içimizi acıtan yalnızlıklar gibi.

Duvarlar yavaşça daralıyor, su deli, bulanıklık artıkça belirsiz yaşamım geliyor aklıma.

Sellerin taşıdığı ağaçlar bir balık kılçığı gibi takılmış vadinin boğazına, başımın üstündeki ağaçları duvarlara çakan suyun ağırlığı altında kalmak,sevdiklerimi yitirdiğimde duyduğum acıdan daha kolay geliyor bana.

Güneş girmiyor, gölgeler arasında yolculuk eski bir fotoğraf albümünün arasında dolaşmak gibi, her şey düşlediklerim kadar var.

İçime güneş doluyor vadinin ortasında, arada bir soluk almam gerektiğini bilir gibi. Üzerimde güneş, boğazımda demli bir çay, fırtınadan çıkmış kuşlar gibi kanatlarımı kurutuyorum kayaların üzerinde.

Dağın derinliklerindeki yolculuğunu tamamlamış bir su, tutsaklığından kurtuluyor, birlikte akıyorum.

Her şey biraz berrak, biraz bulanık, aydınlıkta karanlıkla yaşamayı öğreniyorum.

zati erbaş 2006

Gezi Yazıları

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir