Blog

13 Ağustos 2010

Valla Kanyonu 1: Hay Senin Fotoğrafına!

Su, anasını yitirmiş bir deli Tay gibi vuruyor kendini kayalara. Kayanın yumuşak yüzü, yenik düşüyor suya, gerçekler kalıyor geride, sert, keskin ve hata affetmeyen.

Yokluğun, böyle zamanlarda daha bir çöküyor içime, kimsesiz hissediyorum kendimi; kimsesiz ve çaresiz. Fırtınadan yeni çıkmış göçmen kuşlar gibi, ıslak kanatlarla çöküyorum nehrin kıyısına. İçimde bir titreme; yoksun.

Soyunuyorum üzerimden günden arta kalanı; Islak, ıslak, her şey ıpıslak. Dağları delen bir aşk gibi nehir, güçlü kararlı ve hiç bıkmayan; uzun bir yol var önümde. Yapraklardan, küçük dallar ve otlardan doğuyor ateş, büyü gibi sarıyor geceyi, içim ısınıyor. Ve açlığım geliyor aklıma. Bir kurt gibi açım, sahi kurtlar nasıl açtır? Ben biliyorum, benim kadar bilen olduğunu da sanmıyorum.

Bu yolculukta soğan başıma dert oldu desem inanır mısınız?  Soğan soyuyorum, zehir gibiler, hem dilim, hem de gözlerim alıyor nasibini bu çıplaklıktan. Kuru fasulye’ye uzanan yolun, bu kadar acı olacağını kimse bilemezdi.

Soğanları sıcak suda pişiriyorum, biraz salça, azıcık tereyağı; pet şişelere doldurulmuş kuru fasulyelere geliyor sıra; kapak açılır açılmaz bir yanardağ fışkırıyor şişelerden. Günler öncesinden paketlenen ve kontrol edilmeyen fasulyeler ekşimiş, ortaya çıkan gaz, şişeyi bir bombaya dönüştürmüş. İkinci şişede durum nasıl? Daha iyi, suyla yıkıyorlar, yemeğe ilave ediyorum.

Ölçü bozuk, fazla soğan, az fasulye, bir garip yemek pilava eşlik edecek olan. Pirinç pilavı yapalım, dengeleriz. Pirinç kavruluyor tereyağında, tuz nerede? Tuz yok mu? İşte burası hüzün; Ne bileyim nerede, ben koymadım diyor Erdal, Celalin iki yana sallanıyor kafası.

Bütün günü neopren giyside terleyerek geçiren bedenim mineral ve  tuz istiyor. Kavurma, Pilavı yutulabilir kadar tuzlu hale getirse de, kuru fasulye yutulur gibi değil.

Çay, kahve ilk günün heyecanı, bütün olumsuzlukları siliyor. Yatacak yer telaşına giriyor herkes; Sizin yatacağınız yer çok güzel biz oraya geçeceğiz. Neden? Nedeni, kadın olmak! Bu istek ne kadar doğru? Biraz mızmızlanmak bu sorunu hiç kimse için çözmüyor. Kumu düzeltiyorum düz bir yatak yeri için.

Gece yıldıza dönüştükçe, uykum gelecek sansam da, bu bir yanılgı. Ocaktan yükselen alevlerin oluşturduğu gölgelere anlam yüklüyorum, uyku tutmuyor, dön dön dur, bütün gece.

Zoru gören, çantasını hafifletmek çabasında, kimi boyun fıtıklı, kiminin çanta hacmi yetmiyor yük almaya.  Gözlerimizi kaçırınca gerçeklerden kurtulmuyoruz, zar zor alıyor herkes payına düşeni. Ortalığa atılmış kırmızı ipi toplayıp çantama koyuyorum bir de tencere ilave ediyor Celal, Oh yetti de arttı. Çantaları elden ele geçirirken aralarındaki farkı gördüğümde şaşırmıyorum, sadece okkalı bir serzenişte buluyorum Duyuyorlar mı? Sanmıyorum. Durun durun fotoğraf çekeceğim, bir daha nasıl geleceğim buralara; hay senin fotoğrafına cümlesi geçiyor aklımdan.

Suyun vadi tabanına yaptığını; organizasyon eksikliğine, bencillikle birleşen duyarsızlık da eklenince, aklım bana yapıyor. Bu kadar uzun bir etkinlikte en küçük hatanın insanları keskin kayalara çevirdiğini bir kez daha yaşayarak görüyorum.

zati erbaş

Gezi Yazıları

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir